4. İslâm’ın emir ve nehiylerine uymak nefislerine ağır geldiği için, İslâm dininde bir reform yapma hevesinde olanlardır.

“O ehl-i dalalet sefahete girmiş, sefahette tiryaki olmuş;
sefahete mani’ olan tekâlif-i Şer’iyeyi yapamıyor. Kendine
bir bahane bulmak için der ki: “Şu mesail, içtihadiyedirler. O
mesailde, mezhepler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da
bizim gibi insanlardır, hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar
gibi içtihat ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara
tabi olmaya ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar,
bu desise-i şeytaniye ile başlarını mezahibin zincirinden
çıkarıyorlar.” 168
İşte bunlar namaz ve ezan gibi dinin zaruriyatını tebdil ve tağyir etmek
istediklerinden dolayı elbetteki İslâm dininin rükünleri, sütunları olan
büyük müçtehitlere ilişecekler. Heyhat değil bunlar gibi haddini bilmeyen
ehliyetsiz kişiler, belki müçtehitlerden sonra gelen müfessir ve muhaddisler
gibi hatta maneviyat aleminin sultanları bile onların derece ve makamlarına
çıkamamışlar ve çıkamazlar.
Bediüzzaman Hazretleri reform heveslilerine şu ikazda bulunuyor:
“Mezahibin ihtilafı ise: Sahib-i şeriatın gösterdiği nazarî
düstûrların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zaruriyat-ı
Diniye” denilen ve kabil-i tevil olmayan ve “Muhkemat” denilen
düsturları ise, hiç bir cihette kabil-i tebdil değildir ve medar-ı
içtihat olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor;
kaidesine dâhil oluyor.” 169
Bunların bir kısmı kendilerini müçtehitlerden üstün görerek, hakkı iptal,
batılı teşvik etmeye çalışıyorlar. Hatta Kur’an’ın bazı hükümlerini değiştirme,
yahut tamamen kaldırma gibi dehşetli bir cinâyete tevessül ediyorlar.
İslâm dinini esasından sarsmak gibi sinsî, vicdansızca emellerine İçtihadı
bahane ediyorlar. Din namına ortaya attıkları her türiü yanlış fikirlerini
millete böylece kabul ettirmeye çalışıyorlar. İslâm dini ile hiçbir münasebeti
olmayan Türkçe ibadet gibi hurafelere kapı açıyorlar.
Kendilerini şeriata uydurmaya çalışacaklarına, şeriatı kendi heva ve heveslerine
uydurmaya çalışıyorlar. Hem de bunu iftiharla ve bir müçtehit
edasıyla icra ediyorlar.
Kendi arzu ve heveslerine göre içtihat yapanların halini Bediüzzaman
Hazretleri şu sözleriyle ortaya koyuyor:
“Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye
bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Hâlbuki Şeriatın
nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci
derecede -âhirete vesile olmak dolayısıyla- dünyanın saadetine
nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u Şeriattan
yabanidir. Öyle ise, Şeriat namına içtihat edemez.” 170
Elmalılı Hamdi Yazır’ın şu sözleri de bunların hâline tam tevafuk eder:
“İnsan ne garip mahlukturki hilkat kanunlarını daima
kendi tasavvuratına tatbik arzusunda bulunur. İnsan kendisini
diğer hayvanlardan temyiz eden akıl gibi nurani bir cevherin
sınırladığı itidal ve hikmet dairesinden çıkmakla, vehim ve
hayalin altında gizlenen hevesatının gösterdiği büyük cehalet
çölünde koşmayı kendine maksat edinirse bu ne kadar garip
bir haldir. Hatta bu kötü düşünceyle kainata tasavvuratına
tabi bir serap olarak inanmaya başlar.”
İnsaniyetin ruhu olan ilim ve edep, faziletlerin en büyüğüdür. Çünkü,
insaniyetin kıymeti bu hasletlerle kaimdir. İlim ve edepten mahrum olan
insaniyet yok hükmündedir. Haksız iddialar ile, cerbeze ve gurur ile ileriye
çıkan bir adam; hakikatin karşısında hem mağlup, hem mahcup olur. Çünkü,
nur-u İlahî ile bakan ümmet-i Muhammedin ferasetleri, onun hakiki
niyetini bilir ve onun cerbezesine aldanmaz.
İlim ve fikirde payı olmadığı halde içtihat davası güden insanlar; müminlerin
nefretini kazanacağı gibi, bunların îlahî bir sadme ile mahv u perişan
olmalarından korkulur.
Her kim Bediüzzaman Hazretlerinin içtihada ait risalesini insafla muhakeme
etse bu zamanda içtihat yapmanın yanlış olacağını itirafa mecbur
kalır.
Sual: Fennî ilimlerde sürekli bir yenilenme ve terakki olduğu halde aynı
şey dini ilimlerde niçin olmasın? Eğer “İçtihat kapısı kapanmıştır” denilerek
bu yenilenmenin önü kesilmeseydi biz de şimdi fen ve san’atta çok ileri
hedefleri yakalamıştık.
Cevap: İlim iki kısımdır:
Birisi; müsbet ilimlerdir ki, kaynağı kâinat kitabıdır. Bu kitabı okuyup,
anlayacak ve ondaki gizli manaları keşfedecek olan akıldır.
İkincisi ise dini ilimlerdir ki, menbaı İlâhî vahiydir. Muhatabı ise yine
akıldır.
O halde medeniyete ait her kemalin kaynağı fen, ulum-u maneviyeye
ait her feyz ve inkişafın kaynağı ise dindir. Müsbet ilimlerle dinî ilimlerin
sahası birbirinden farklı olduğu gibi metot ve şartları da ayrı ayrıdır. Birini diğerine kıyas etmek insanı hataya düşürür. Her iki tarafın ilim adamları
ve mütehassısları ancak kendi sahalarında içtihat edebilirler. Birinin vazifesi
diğerinden istenilmez, zâten beşerin fikrî ve ruhî, maddî ve manevî
terakkisi de buna bağlıdır. Malumdur ki, tekâmül ve terakkinin esası ihtisaslaşmaya
ve iş bölümüne dayanır. İnsan aleminin ahenk ve intizamı da
buna bağlıdır.
Birinci kısım: Müsbet ilimler: Bu ilimler telâhuk-u efkâr (fikirlerin birikimi)
ve tecrübe ile tekâmül etmiş ve etmektedir. Mazinin derinliklerinden
başlayıp tedricen ilerleyerek bugünkü seviyesine ulaşmıştır. Yani ulum
ve fünunun bu günkü inkişafı birkaç mütefenninin gayret ve himmetiyle
meydana gelmiş değildir. Belki asırlar boyu gelip geçen binlerce erbâbı ilim
ve fennin cehd ve gayretlerinin mahsulüdür. Fen ve sanata ait o gün ekilen
tohumlar neşv ü nema bulup bugün zeminimizde çiçek açmış ve meyve
vermiştir. Yani, fenni ilimler birbirini tekmil ve takviye ile bugünkü şahikalara
ulaşmıştır. Mülhem keşşafların sa’y û gayretleriyle kıyamete kadar da
biiznillah inkişaf edecektir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk insanın fıtratına kemalatın
tohumlarını ekmiş ve o tohumların neşv ü neması için insana bir merak,
bir iştiyak vermiştir. Bu bakımdan, o mükerrem varlık, tâ ezelden beri bu
terakkinin aşığıdır. Bugün fünuna ait sayılması mümkün olmayan harikulade
eserlerin herbirisi işte bu aşk ve bu sevdanın neticesi olduğu kadar, insan
aklının da harika bir kerametidir. Bu nevî ilimlerdeki terakki ve tealiyi
Cenâb-ı Hakk beşerin irade ve ihtiyarına bırakmıştır. Bu ilimler tecrübeye,
teâvüne ve tekâmüle her zaman muhtaçtır. Şimdiye kadar, fenni ilimlerin
nûriyle fikirlerini ziyâlandıran ilim erbâbı bitmez tükenmez gayretleriyle
cihanın bu günkü terakkisine, insaniyetin ve medeniyetin tekâmülüne hizmet
etmişlerdir ve insanlık alemini medyûn-u şükran eylemişlerdir.
İkinci kısım: Dini ilimler: Bu ilimlerin kaynağı Kur’an’dır. Kur’an ise
kıyamete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçlarına cevap veren engin
ve zengin bir hazinedir. Dinin temel rükünleri tekâmül ve tecrübeye muhtaç
değildir. Yani, tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet gibi dinî ve itikâdî
esaslar mükemmel olarak gelmiştir ve öyle devam edecektir. Müçtehitlerin
vazifesi ise o hazinede gizli olan fürûâta ait hakikatleri keşfetmektir.
Şayan-ı dikkat bir hakikattir ki, fünun-u medeniyeye ait hükümlerde
erbâb-ı fen tamamen müstakildir. Yani, keşf ve icad ettikleri eserlerinde
tasarruf hakkı onlara aittir; istedikleri gibi tebdil ve tağyir edebilirler. Yani
bir fen alimi tecrübelerini yaparken “acaba bu tecrübelere din cevaz verirmi, vermez mi?” diye düşünmekle mükellef değildir. Fakat dine ait esaslar,
beşer fikrinin eseri olmadıkları için, insan fikren ve ilmen her ne kadar
terakki ederse etsin dine ait esasları v’az ve tespit edemez, değiştiremez.
Çünkü onlar aklın maverasında ve zekânın fevkindedir. Beşerin fikri dine
ait meselelerde herhangi bir hüküm ve kanun koymak selahiyetinde değildir.
Ancak onları anlamakla mükellefdir. Dine ait hükümlere beşerin fikri
tamamen hakim değildir. Müçtehidler bu İlâhî hakikatlerin mahiyetini tebdil
ve tağyir edemedikleri gibi tenkis ve tezyid de edemezler, yani ne eksiltebilirler
ve ne de artırabilirler. Çünkü onlar bu hususta mutlak selahiyet sahibi
değillerdir. Onlar sadece Kur’an ve hadislerde herkesin keşfedemediği bir
kısım sırlara vâkıftırlar. Vukııfiyet başka, hâkimiyet başkadır. Her şeye tam
hâkimiyet ancak Allah’a mahsustur. Hak dinlerin müessisi yalnız Allah-u
Teâla’dır. Tebdil ve tağyir de ancak O’nun irade ve ihtiyarına tabîdir. Yani,
İslâm dini kökleri vahyi İlâhiye gömülü, dal ve budakları ise semalara kadar
yükselen ve her asırda gelen müslümanları meyveleriyle gıdalandıran
bir şecere-i tûbadır ki, değişmekten, bozulmaktan müberradır.
Evet zamanın değişmesi ile hükümlerin de değişmesi bir hakikat ve
bir ihtiyaçtır. Ancak bu tebeddül ve tegayyür örf ve adetlere aittir. Örf ve
adet ise insanların kendi aralarında istimal ettikleri hususî hallerdir. Bu
gibi hallerin fikhî bir mesned olarak alınması, hakkında hiçbir şer’î delil
bulunmayan mevzularda olabilir. Geçmişte faydalı olan örfî bir hal, bugün
zararlı olabilir. Böyle bir hükmü zaman nesh eder. Ama Kur’an ve hadisler
ile sabit olan hükümler değişmezler, kıyamete kadar bakidirler. Çünkü onlar
her zaman ter ü tazedir. Zira Kur’an ve hadisler ile sabit olan hükümlerde
hata ve eksiklik bulunamaz. Fakat, insanların örf ve adetlerinde bir
takım yanlışlıklar bulunabilir. Âdet diye bir hatada ısrar edilmez. O âdetin
değişmesi elbette dinen vaciptir. Zira; yanlış ananeler, münasebetsiz bid’at
ve hurafelerin İslâm dini ile hiç alakası olmadığı gibi bunlar aklın da kabul
edemeyeceği yanlışlıklardır.
Meselâ, gerek iman hakikatlerine gerek farzlara ait emirlerin değişmesi
düşünülemez. Yalnız bunların izah şekilleri aklî ve naklî burhan ve hüccetlerin
kuvvetiyle daha da vuzuha kavuşup, inkişaf ederek ilmelyakinden
hakkalyakine doğru gidebilir. İzah başka, değiştirme ise daha başkadır. Beşerin
manevi terakki ve tekamülü bu noktaya bakar.
Şunu da belirtelim ki, şahsî içtihatlar, münferit görüşler, yeni yeni ihtilaflar
ortaya çıkarmaktan başka hiçbir şeye yaramaz. Bu davamıza, Şia’ mollaları şahittir. Onlarda her molla kendi başına bir müçtehiddir. Acaba
Şia aleminde sünnilerden ziyade ne gibi terakkiler, tealiler oldu. Bilakis,
Şiiler bir çok hususta sünnilerden pek çok noktada geridirler. Terakki ve
tealiden uzaktırlar.
Elhasıl, bilgisayar, radyo, elektrik gibi medeniyet harikaları tabiat
âleminde icmâlen mevcut olup, Cenâb-ı Hakkın kendilerine ihsan ve ilham
ettiği bazı istidatlı zâtların sayesinde zuhura çıktıkları gibi; Kur’an-ı
Kerim’de bilhassa füruâta dair mücmel hakikatler de ûlema-i izam hazretlerinin
sa’y ve cehdleriyle insanlığın istifadesine sunulmuşlardır.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3500

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
dort bir uc alti sekiz alti

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort