Şûra’nın Lüzumu

Zamanımızda hayat bütün bütün değişmiş, başka bir şekle girmiştir. Bu
günün hayat şartları ile müçtehitlerin zamanındaki hayat şartları arasında
azim farklar vardır. Bu da fıtrî bir haldir. Çünkü; her zamanın bir hayatı ve
her hayatın kendine göre icapları vardır. Hayat kanununun muktezası da
budur.İnsaniyet terakkiye doğru adım attıkça önüne daha geniş ufuklar, sahalar
açılıyor. Daha mühim ihtiyaçlar ortaya çıkıyor. Her adım başında yeni
yeni hâdiselerle karşılaşıyor.
İnsanlık kültür ve medeniyette ilerledikçe insanlar arasındaki muameleler
de, o nisbette artıyor. Bu ise yeni ihtiyaçların doğmasına sebeb oluyor.
Neticede bir sonraki asrın ihtiyacı bir önceki asrın ihtiyacıyla kıyas kabul
etmeyecek derecede artıyor. Hatta dikkat edilirse asırlara kalmadan seneden
seneye yeni hâdiseler zuhur ediyor. Bu ihtiyaçların çoğalması insanlar
arasındaki ilgilerin de artmasını zorunlu kılıyor. Bundan dolayı bu şûranın
vücudu yalnız âlemi İslâm için değil bütün insanlık için lazım ve zaruridir.
Bu, dinin bir icabı olmakla beraber aynı zamanda ilmî, ahlâkî, medeni ve
insanî bir ihtiyaçtır.
Zamanın getirdiği yeni hayat şartlarının zaruretine binaen hangi müçtehidin
reyi ve içtihadı daha münasip ve asrın maslahatına daha evla bulunursa
onu tercihe şer’an ve fıkhen müsaade vardır.
Bu gibi ihtiyaçlara cevap verebilecek bir şûranın teşekkülü şarttır ve
böyle bir şûraya şiddetle ihtiyaç vardır. Bunu bir fert değil, ancak ulemadan
müteşekkil bir şûra yapabilir. “Çünkü böyle heyet-i ilmiyenin sözü daha
müessir, hükmü daha nafizdir. Fert, dahî de olsa hatâdan kurtulamaz.”
Şahsi ve münferit hükümlerin, mü’minler üzerinde hiçbir tesiri olmayacağı
açıktır.
Bu şûranın tahakkukundan sonra ma’rufu emir ve münkeri nehiy vazifesi
öncelikle onların üzerine farz-ı ayn olur.
Dünyada maddeten terakki eden ülkelerde bu gibi ilmî heyetler halen
mevcuttur. Bunlar memleketlerin terakki ve devamı için büyük ehemmiyeti
hâizdir.
Bu şûra, yeni meseleleri hem akli hem de şer’î delillere istinat ederek
değerlendirmek ve muamelata ait emirleri ıslah için meşru bir yol göstermekle
mükelleftir. Bu hey’et-i ilmiye müslümanların müşkil meselelerini
halletmek için bütün güçleri ile çalışacaklardır. Bir hâdisenin şer’î hükmünü
bilmek için bir yol, bir iz mevcuttur ki, kapısı istişare ile açılır ve matlup
olunan neticeye böylece varılır.
Allah’u Teâla Hazretleri, Efendimize (a.s.m.)“İşlerde onlarla meşveret et” 139 ve “Onların
işleri, aralarında istişare (danışma) iledir” 140 buyurmuşlardır. Peygamberimiz
her hususta vahye ve ilhama mazhar olduğu halde istişareye memur
olmaları gösteriyor ki, müminlerin de meşverete ehemmiyet vermeleri vücub
derecesinde zaruridir.
Evet meşveret eden pişman olmaz. Çünkü meşveret şer ve zararları
def eden emin bir kale gibidir. Bu bakımdan, başta Hazret-i Ebu Bekir ve
Hazret-i Ömer olmak üzere bütün sahabe-i kiram peygamberimizi örnek
alarak bu kaleden dışarı çıkmamışlardır. Nitekim Peygamber Efendimiz
(a.s.m.) Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’e “Siz bir şeyde ittifak ederseniz ben
size muhalefet etmem” 141 demekle ümmetine istişareyi tâlim buyurmuştur.
Yine, İmam-ı Ali’den şöyle rivayet olunur:
“Dedim ki
- Yâ Resulallah! Bir takım meseleler hadis oluyor (sonradan
vuku buluyor) hakkında ne bir ayet nazil olmuş, ne
de sünnetiniz sebkat etmiş (sünnet ile açıklık getirilmiş). Ne
yapmalı?
Buyurdular ki:
- Müslümanların alimlerini toplayıp meseleyi aranızda istişare
ediniz. O mevzuda rey-i vâhid ile hükmetmeyiniz.” 142
(Mervidir ki işbu nazil olduğu zaman Resûllullah
şöyle buyurmuştur:“Biliniz ki, Allah ve Resûlü müşavereden her halde müstağnidirler ve
lâkin Allah-u Tealâ bunu benim ümmetime bir rahmet kıldı, onlardan her
kim istişare ederse rüşdden mahrum olmaz, her kim de terk ederse hatadan
kurtulmaz” Diğer bir hadis-i şerifte de
“Müşavere eden bir kavim her halde işlerinin en doğrusuna muvaffak
olur” buyurulmuştur.
Bütün bunlardan anlaşılır ki, burada Peygambere hitaben varid olan
“veşavirehüm” emri balâda beyan olunduğu üzere bir çok fevaidi muhtevi
olmakla beraber bunun illet ve hikmeti asliyyesi ümmetin ta’Iim ve terbiyyesi
için varid olmuş bulunmasıdır. Binaenaleyh Peygamber için müşavere,
mendub da olsa ümmet için vaciptir. 143
Ülkeler ve kıtalar arasında meşveret edilebileceği gibi fikren tâ asrı saadete
ashab ve tabiin devrine gidip bizzat onların fikir ve ilimlerinden istifade
ve istifaze etmekte mümkündür. Çünkü istişare İslâm’ın ruhu mesabesindedir.
Bir müşkil meselenin halline yardım edecek bir fikri beyan etmek,
ehl-i ilim için az bir şeref değildir. Böyle istişare yolu ile hükümler taharri
edilebilir, meseleler halledilir. Nitekim Allah’u Teâla Hazretleri
“Eğer bilmiyorsanız, zikir (ilim) ehline sorun” 144 buyurarak mü’minlere
mes’elelerini ulemaya danışmalarını emrediyor.
Müminlere yol gösterme ve müşkillerini halletme vazifesini en mükemmel
manasıyla bir ilmi hey’et deruhde edebilir. Milletin saadet ve terakkisi
buna bağlıdır. Böyle bir şûranın lüzumunda Kur’an ve Sünnet, akıl ve ilim,
tecrübe ve tarih, zaman ve vukuat müttefiktir.
Bediüzzaman Hazretleri böyle bir şûranın lüzumunu şöyle dile getirir.
“Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın kabulüne vabestedir.
Yoksa davet bid’attır, reddedilir.” 145
“...şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil! Şahıs
ne kadar dahî ve hattâ yüz dâhî derecesinde olsa, bir cemaatın
mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı manevîsini temsil etmezse; muhalif bir cemaatın şahs-ı manevîsine karşı
mağlubdur.” 146
Bediüzzaman Hazretleri bu cemaat fikrini tefsir mevzuunda şöyle buyurur:
“Binaenaleyh Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık
bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle
fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle,
herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i
ulemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir
tefsirin yapılması lâzımdır.” 147
Böyle bir hey’etin teşekkülüne tefsir hususunda yüz derece ihtiyaç varsa
fıkha ait hükümlerde bu ihtiyaç binlere yüzbinlere çıkar.
Bu ümmeti irşat edecek, düştüğü gaflet ve sefahatten uyandırabilecek cazibedar
bir ruh lâzımdır. O da ancak böyle bir şuranın şahs-ı manevîsinden
tecelli ve tezahür edebilir. Evet, bunun olduğu yerde sefahat, dalalet ve
ecnebi adetleri gibi kabuslar, sokulacak bir menfez, bir yol bulamaz.
Böyle bir heyet-i ilmiyenin teşkili bütün ümmet için farz-ı kifayedir.
“İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk
bulunsun;” 148 âyet-i kerimesi bütün müslümanları irşad edip uyandıran
ezelden gelen bir sayhadır. Bu vazife ifa edilmezse başta alimler olmak
üzere hiçbir müslüman mesuliyetten kurtulamaz. Demek ki, böyle bir şûra,
zaman ve şartların değişmesiyle hayatın tabii ihtiyaçlarından ortaya çıkan
yeni hâdiselere ait hükümleri beyan etmekle mükelleftir.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3856

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
uc uc uc bir dokuz uc

seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | erotik shop | istanbul escort