Hadis ilmi

Hadis ilmi Resûlullah Efendimizin sözleri, fiilleri, takrirleri ve sıfatlarını
bildiren ilimdir. Dine ait en mühim kanunları, prensipleri ihtiva eden,
maddî ve manevî bir feyz ve bir tekemmül kaynağıdır. İtikad ve ibadete,
ahlak ve içtimaiyata, marifet ve fazilete ait yüzbinlerce hadis-i şerif vardır.
Hadis alimleri, fevkalade bir himmet ve gayret göstererek, şark ve garbe
hicret eden sahabeleri arayıp bulmuşlar, bu hadisleri, tasavvurun fevkinde
bir dikkat ve itina ile o zâtlardan almışlardır. Bu vefakâr ve fedakâr
zâtlar, bir hadis-i şerifin ne suretle ve kimler vasıtasıyla Peygamberimizden
nakledildiğini öğrenmek için şehir şehir, diyar diyar seyahat etmişlerdir.
Böylece Sahih-i Buharı ve Sahih-i Müslim gibi muteber hadis kitaplarını
vücuda getirmişlerdir. Bu gibi gayretli ve hamiyetperver zâtların sayesindedir
ki, İslâm aleminde hadis ilmi fevkalade bir inkişafa mazhar olmuştur.
Bütün hadis-i şerifler; daha birinci asırda sahih senetleriyle zapt ve ihata
edilmiş, tafsilat ve teferruatına varıncaya kadar, gayet müdakkikane, derin
tahkikatla bütün İslâm alemine neşr edilmiştir. İslâm’ın hususiyetlerinden
olan ittisal senedi (senet zinciri) sayesinde, selef-i salihin zamanından beri bütün hadis-i şerifler tamamen mazbut bir halde yazılmış ve kitaplar haline
getirilmiştir. Hatta, bir hadis-i şerifin ne kadar ravisi varsa hepsi bu
kitaplarda yazılmıştır. Meselâ Sünen-i İbn-i Mâce’de, “Sevap isteğiyle yedi
sene müezzinlik yapan adam için cehennem ateşinden bir beraat yazılmış
olur” 117 hadis-i şerifinin onbir râvisinin de isimleri yazılmıştır. Bunlar Ebu
Kureyb, Muhtar ibn-i Gassan, Hafs ibn-i Ömer, Câbir, İkrime, İbn-i Abbas,
Ravh ibn-i Ferec, Ali ibn-i Hasan, Ebu Hamza, Cabir, İkrime ve İbn-i
Abbas’dır. Bundaki hikmeti Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklıyor:
“An’ane ile gösteriliyor ki, an’anede dâhil olan mevsuk ve
hüccetli ve sadık ehl-î hadîsin bir nevi icmaını irae eder ve o
senedde dâhil olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir.
Güya o senedde, o an’anede dâhil olan herbir imam, herbir
allâme; hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü
basıyor.” 118
Bu hiç bir peygambere nasip olmamış müstesna bir mazhariyettir.
Hadis ilmi ayrı bir meslek ve müstakil sahadır. O sahada, hüneri ve
melekesi olmayanın söz söylemesi hikmet ve hakikata uygun olmaz. Selefi
salihin hadislerin kısımlarını, sahihlerini ve zayıflarını, meşhur, mütevatir,
müteşabih, nâsıh, mensûh gibi mertebelerini birbirinden ayırmak için birçok
külli kaide tespit etmişlerdir. Bunların tümüne birden “Usul-ü Hadis”
denilmiştir. Usul-ü Hadis, başlı başına bir ilimdir. “Hadislerin zamanında
gerekli değerlendirmeleri yapılmış; sahih olanlar olmayanlardan ayrılmış;
kendileriyle amel meselesinde her nevi hadis için bir değer ölçüsü konulmuş;
fakihler onlardan gerektiği şekilde hüküm istinbat etmişlerdir. Artık
müslümanlara düşen, fıkıh kitaplarında hazır hale getirilen malzeme ile
amel etmekdir.” 119
Hadis ilminde mahir ve mütehassıs zâtlar, bitmez tükenmez gayretleriyle
mevzu’ (sahih olmayan) hadisleri sahih hadislerden ayırmışlardır. Bu
hususta müteaddit kitaplar yazmışlar ve hadis uydurma faaliyetinin kökünü
kurutmuşlardır. Bilhassa Buharî, Müslim, Neseî, İbn-i Hibban, Ebu
Nuaym, Darekutnî, Suyutî gibi birçok mütebahhir alimler büyük bir titizlikle
sahih hadisleri seçerek kitaplar haline getirmişlerdir. 120 Nitekim Dare-kutni, “Ben sağ iken hiç kimse Peygamberimize yalan söz isnat edemez”
buyurmuştur. 121 Bir sözün hadis olup olmadığını anlamakta mütehassıs
olan bu zâtlara “Ricalü’l-Hadis” (Muhaddis) denilir. Bunların hayatları inceden
inceye tedkik edilmiş ve ortaya yeni bir ilim dalı çıkmıştır ki buna
cerh ve ta’dil denir.
Ayrıca muhaddisler rivayet ilmine pek büyük ehemmiyet vermişler ve
bunu en yüksek mertebeye çıkarmışlardır. Hem her hadisin müteselsil ve
mevsuk senetlerini, ravilerini ve ravilerin ahvallerini gayet müdakkikane
tespit etmişlerdir. Bu ise yeni bir ilim dalı haline gelmiştir.
Hadislerin sıhhati hakkında Üstad Bediüzzaman şu tespitlerde bulunmuştur:
“...Sahabelerin ellerinden, binler Tabiînin muhakkikleri
el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehitlerinin ellerine
vermişler. Onlar da, kemal-i ciddiyetle ve hürmetle el
atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın muhakkiklerinin ellerine
vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele
gele tâ asrımıza gelmiş. Hem Asr-ı Saadette yazılan Kütüb-ü
Ehadîseye sağlam olarak devredilip, tâ Buhari ve Müslim gibi
ilm-i hadîsin dahî imamlarının eline geçmiş. Onlar da, kemal-i
tahkik ile meratibini tefrik ederek, sıhhati şübhesiz olanları
cem’ederek bize ders vermişler, takdim etmişler.” 122
“Zâten Sahabeden sonra Tâbiînin eline geçtiği vakit, tevatür
suretini alır. Hususan Buhari, Müslim, İbn-i Hibban,
Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha; tâ zaman-ı sahabeye kadar,
o yolu o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ
Buhari’de görmek, aynı sahabeden işitmek gibidir.” 123
“İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp; bazı
mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları
mevzu ehadîsi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i
keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselam temessül edip, yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref
olan Celaleddin-i Süyutî gibi allâmeler ve muhakkikler,ehadîs-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan
tefrik ettiler.” 124
Tarihin şehadetiyle sabittir ki, mazide olduğu gibi Peygamberimize yalan
isnad edenler, hadis uyduranlar bugün de, yarın da çıkabilir. Ancak
usûl-ü hadis ilminin koyduğu kaideler birer miyar ve mihenk taşıdır ki,
altını bakırdan, hakkı batıldan temyiz eder.
Peygamberimizin (a.s.m.) kelamı ile uydurma hadisler yanyana konulduğunda
arada apaçık bir fark ortaya çıkar. Dünyaca meşhur bir ressamın
çizdiği bir tablo ile ilkokul talebesinin çizdiği resim arasında ne derece büyük
bir fark varsa, Peygamberimizin (a.s.m.) hadislerinin üslubu, camiiyyeti
ve ihtiva ettiği ulvi hakikatler, engin ve zengin manalar, beyanındaki
berraklık ve ifadelerindeki sadelik itibarı ile aralarındaki azim fark hemen
ortaya çıkar.
Bu hal müdakkik ve mütebahhir alimler ve belağat üstatları tarafından
müstakil risalelerle açıklanmıştır. Onlar hikmetin, faziletin ve ahlakın esaslarını
cami olan hadis metinlerini akıl ve mantık ölçüleriyle, ortaya koymuşlardır.
Şu hususu da önemle belirtmek gerektir ki, Kur’an-ı Kerim’den sonra belağat
ve fesahat noktasında en ileri olan kelam Peygamberimizin kelamıdır.
Malumdur ki, edebiyatta meleke kazanmış bir alim için okuduğu bir eserin
hangi edibe ait olduğunu anlamak pek kolaydır. Çünkü, üslub üzerinde pek
derin, çok açık ve izalesi mümkün olmayan nişaneler vardır. Fakat bu nişaneleri
hissedip zevketmek büyük san’atkarlara mahsusdur. Yoksa mümtaz
bir fikir ve irfana mâlik olmayan ve zevk-i selimden mahrum olan herhangi
bir kimsenin idrak edeceği bir şey değildir. Her edibin kendine has bir ifade
tarzı, bir üslubu vardır ki, eserlerinde hissedilir ve o şahsın seciyesini taşır.
Evet insanın seciyesi ile üslubu arasında gayet kuvvetli bir münasebet, bir
rabıta mevcuddur. Onun üslub-u beyanı aynı ile o insandır. Evet insanların
maddî simaları gibi, manevî simaları da birbirinden farklıdır.
Bediüzzaman Hazretleri, bu konuda;
“Hattâ nefsini nefesinden ve sesinden; mahiyetini nefsinden
(üfürmesinden) tevehhüm ve mizaç ve san’atını kelâmiyla mümtezic tahayyül etsen, Hayaliyyun mezhebinde muateb
olmuyorsun.” 125 buyurur.
Bir zamanda yaşamış iki şair nazar-ı itibâre alınırsa onların mizaç ve fıtratlarında
büyük farklar görünür. İşte bu fark aynıyla eserlerine ve üslub-u
beyanlarına intikal eder. Meselâ M. Akif ile Tevfik Fikret aynı asırda yaşamış
iki şair oldukları halde mizac ve fıtratlarının birbirine zıt olması sebebiyle
üslupları da farklılık göstermiştir. Onlardan herhangi birinin bir şiirini
okuyan bir ehl-i irfan, şiirin hangisine ait olduğunu derhal idrakte güçlük
çekmez.
Bediüzzaman Hazretleri bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Evet fenn-i hadîsin muhakkikleri, nekkadları o derece
hadîs ile hususiyet peyda etmişler ki, Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlîsine
ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki; yüz
hadîs içinde bir mevzu’u görse, “Mevzu’dur” der. “Bu, hadîs
olmaz ve Peygamber’in sözü değildir” der, reddeder. Sarraf
gibi hadîsin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez.
Yalnız İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler tenkîdde ifrat
edip, bazı ehadîs-i sahihaya da mevzu’ demişler. Fakat her
mevzu’şey’in manası yanlıştır demek değildir; belki “Bu söz
hadîs değildir” demektir.” 126
İbn-i Cevzi gibi katı bir münekkid bile, Buhari ve Müslim’deki hadislerden
ancak birer tanesine ‘mevzu’ diyebilmiştir. Bu konu hakkında Tecrid-i
Sarih Tercümesinde şu ifadeler yer alır:
“Zira müellif pek müşeddid (katı) olduğundan teşdid
i’tiyadına mağlub olarak mevzu’ olduklarına hiçbir delil bulunmayan
birçok ehadis-i şerifeye hemen mevzu’ damgasını
basmış ve acele ile ‘sünen’ kitaplarında olanlardan yüz yirmi
kadar, hatta Buhârî ile Müslim’den birer hâdise mevzu’ deyivermiştir.”
Hal böyle iken hil’at-i nübüvvet ile muazzez ve müşerref,
gayr-i mütenahi feyz ve inâyete mazhar, belağat ve fesahat
meydanlarının bülbülü, Risalet semasının yekta bir güneşi olan bir zâtın sözü ile herhangi bir bedbahtın uydurması hiç bir biriyle iltibas edilebilir mi? O bülbül ki, Bediüzzaman
Hazretleri’nin ifadesi ile “bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi
ve en münevveri ve en bahiri ve en azîmi ve en kerimi ve
sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve
şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel,
kâinat bostanında, arz ve semavatın bütün mevcudatını latif
secaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye
getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşanı ve benî-Âdemin
büîbül-ü zül-Kur’anı: Muhammed-i Ârabî’dir.” 127
Herhangi bir hadis-i şerife dakik bir nazar ile bakılır, tahkik ve tahlil
edilirse Peygamberimize ait olup olmadığı hemen ortaya çıkar. Çünkü Peygamberimizin
(a.s.m.) hadis-i şerifleri ne Kur’an’a, ne icma-i ümmete, ne
kıyas-ı fukahaya ne de kamil bir akla kat’iyyen ters düşmez. İşte böyle bir
hadis-i şerife mevzu demek mücerred bir iddiadır. Bu itibarla onların tenkit
ve inkârlarına değer verilmez.
Peygamberimize izafeten bir hadis uydurmak ne kadar tehlikeli ise sahih
hadislere mevzu’ demek de o derece zararlıdır. Hadis-i şerifler üzerinde
ciddi ve hakiki bir tahlil yapan mütefekkirler bu hadislerin vahyin semeresi
olduğunu anlamada pek güçlük çekmez ve şüpheye düşmezler. Fikren hasta
ve ruhen sapık olanlar bahsimizden hariçtir.
Alem-i İslâm’ın her tarafında en çok okunan ve ulema arasında en ziyade
itimada şayan olan hadis kitaplarının başında “Kütüb-ü Sitte” gelir.
Bunlar içinde de ehemmiyet nokta-i nazarından birinci derecede Buhari ve
Müslim gelmektedir. İmâm-ı Buhari sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim
merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Hıfzına aldığı
600.000 hadisten 7395 kadarını yani yüzde 1,2’sini kitabına almıştır.
İmâm-ı Buhari’nin bu hali, hadisleri ayıklamada ne kadar hassas davrandığının
delilidir. Buhari ve Müslim, fukaha ve müfessirin-i izamın ittifakiyle
Kitabullah’tan sonra en yüksek dereceyi haizdirler. 128 Hadis-i şerifler
Cenâb-ı Hakk’tan peygamberlerin en ekmeline, ümmetlerin en efdaline ihsan
buyurulan bitmez, tükenmez bir irfan ve hikmet hazinesidir. Buhari ve
Müslim gibi hadis kitapları da Kur’an’la beraber kıyamete kadar payidar olacaktır.

Bu bakımdan İslâm âlimleri Kütüb-ü Sitte’de yer alan hadislere
son derece itina göstermişler ve onlar için ciltler dolusu şerh ve haşiyeler
yazmışlar. Bununla da kalmamışlar İslâm âleminin her köşe ve bucağında
darü’l-hadisler (hadis medreseleri) açarak bu hadisleri okutmuşlardır. Bazı
günlerde Buhari hadislerini hatmederlerdi.
Şu noktayı nazar-ı dikkate almak gerekir ki, bütün müçtehitler şeriata
ait bir çok hükmü bu hadislerden istinbat etmiş ve kütüphaneler dolusu
fıkıh kitapları yazmışlardır. İşte bunların her biri hadislerin Peygamberimize
ait olduğunu gösteren bir mühürdür. Bu hadislere mevzu’ demek fıkıh
ilminin tümünü ortadan kaldırmayı netice verir. Bu ise kimsenin haddi değildir.
İmkânlar elverdiği müddetçe sünnet-i seniyeye ait vazifeleri yerine getirmek
imanın kemale ermesine büyük vesiledir.
Sünnete tabi olmak hikmet ve aklın muktezası olduğu gibi sünnete karşı
olmak ve onun faziletini takdir etmemek de en büyük bir gaflettir.
Malumdur ki, sünneti seniye Kur’an-ı Azimüşşan’dan sonra dinimizin
ikinci bir rükn-ü azimidir. Bir şeyin aslına hürmet ve riâyeti olmayan bir
insandan fazilet ve kemalat nasıl beklenebilir. Ve böyle bir insan saadet
ve selamete nasıl erebilir. Bu gibi insanlar, hangi kisveye bürünürse bürünsünler
ferasetli müminler onları tanır. Büründükleri libaslar o keskin
nazarlara perde çekemez.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 4968

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
iki dort iki bir sifir alti

seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | erotik shop | istanbul escort