Sünnetin Ehemmiyeti

Müslim, sünnetin ehemmiyetini şu şekilde özetler: Resûlullah (a.s.m.)
ne zaman ve ne durumda ne söylemiş veya yapmışsa, bir peygamber olarak yapmıştır. Yaptığı her iş ve attığı her adım; dalâlet ve kötülükten uzaktır.
Bütün söz ve fiilleri, Cenâb-ı Hakk’ın çizdiği çizgi üzerinde olmuş, onun
gösterdiği sınırlar içinde kalmıştır. Dolayısıyla, bütün insanlar Hazret-i
Peygamber’in hayatının her anını kendilerine örnek almalıdırlar. O’nun
(a.s.m.) hayatı, canlı bir Kur’an-ı Kerim ve İlâhî nizamnamedir. 94
Kur’an ve hadis kitaplarında, sünnet-i seniyyeye ittibâın, dinin vazgeçilmez
bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden âyet ve hadisler pek çoktur.
Bunlardan bazıları şunlardır:
Ayetler,
“Ey îman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden
olan ulü’l-emre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanızonu
Allah’a ve Resûl’e götürün. Bu hem hayırlı, hem de netice
bakımından daha güzeldir.” 95
Tefsir alimleri “onu Allah’a ve Resûlüne götürün” emrini, “Kur’an’a ve
sünnete müracaat edin”, şeklinde tefsir etmişlerdir.
Hamdi Efendi bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur: “Ey ehl-i iman Allah’a
itaat ve Resûle itaat ediniz, sizden olan ulülemre de.”- dikkat edilmek lazım
gelir ki Allah ve Resûlü hakkında diye itaat itlakı üzere
tasrih edildiği halde ulülemr hakkında ayrıca buyurulmayıp;
bunlara itaat Resûle atfen ve mahza itaati Resûle tebaan emrolunmuş
ve bu suretle tâbi’ıyyet tahtında itaatin hem aynı kuvvetle mutlak olduğu
gösterilmiş, hem de isyan mevki’leri hükümden hariç bırakılmıştır.
kezalik hadis-i şerifleri de bunu mübeyyindir.
Şu halde âmirin her emri, me’muru mes’uliyyetten kurtarmağa kafi
gelmez. Bil’farz bir me’mur âmirinin emrile rüşvet alsa veya sirkat yapsa mes’uliyyetten kurtulamaz. Bu ma’nâ “âmirin hilâf-ı kanun emri, me’muru
mes’uliyyetten kurtaramaz” diye de ifade olunur.
Şayan-i dikkat olan kayıdlardan birisi de müminlere hitaben
kaydıdır ki ma’nâsı vazıhdir. Mü’minlerden olmayan ulülemre itaat dinen
vacib kılınmamıştır. Bu hususta itaat değil, varsa bir ahde riâyet mevzubahs
olacaktır. Fakat taatin adem-i vücubundan behemehal isyanın vücubunu
anlamağa kalkışmamalıdır, itaatin adem-i vücub-u isyanın vücubunu
müstelzim olmayacağından itaat mecburiyyetinde bulunmamakla,
isyan mecburiyyetinde bulunmak arasında fark vardır. Hakk-ı isyan
başka, vazife-i isyan yine başkadır. Binaenaleyh buradan gayr-ı mü’min
bir muhitte bulunan mü’minlerin, şuna buna karşı isyankâr bir ihtilalci
vaz’iyyetinde telakki edilmemeli ve belki mü’minlerin her nerede bulunurlarsa
bulunsunlar, Allah’a ve Resûlüne karşı ma’siyetten ictinab ve ayni
zamanda kendilerinden olan ulülemre itaat etmeleri ve tağutlara boyun
eğmemeleri lüzumunu anlamak lazım gelir.” 96 “Binaenaleyh ey mü’minler
-gerek suret-i umumiyyede biribirinizle ve gerek ulülemr ile beyninizde,
gerekse ulülemr olanlar arasında- her hangi bir şeyde niza’ ederseniz onu
Allah’a ve Resûlüne redd ü irca’ ediniz. Yani mücerred kendi keyf ü arzunuzla
faalle kalkışmayınız. Müsademelere düşmeyiniz, başkalarına da
gitmeyiniz de evvelâ Allah’ı, saniyen Resûlullah’ı kendinize merci’ biliniz,
bu hükme ve bu mahkemeye müracaat ediniz. Aranızda yegane hakem ve
hâkim Allah ve Peygamberi tanıyınız. Muhtelif hükümlerinizi fikirlerinizi
Allah’ın ayatına ve Resûlullah’ın beyanatına tatbik ve tevfik ederek tevhid
ediniz ki Allah’a müracaat iman-ı tevhid de ihlâs ile âyâtullahı taharri ve
tetkik, Resûlüne müracaat da zamanında kendisine ve ba’dehu sünnetine
ve hulefasına arz-ı keyfıyyet ile olur.” 97
“Hayır; Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda
seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın
(onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 98
“Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli
olduktan sonra mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse,
onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir
yerdir.” 99
“De ki, Ya Muhammed! Eğer Allah’ı seviyor idiyseniz bana
tabi’ olunuz, Öyle yaparsanız Allah sizi daha çok sever ve
günahlarınızı bağışlar. Allah Gafur ve Rahimdir.” 100
Bediüzzaman Hazretleri bu âyetin tefsiri sadedinde şöyle buyurur:
“Şu âyet diyor ki: Allah’a (celle celalühü) imanınız varsa,
elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın
sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği
zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir.
Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten sîz
Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir
mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad,
Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin
nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a
ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır.” 101
Mevdûdî sünnete teslim olma konusunda şu ifadelere yer verir:
Hazret-i Resûl’ün (a.s.m.) sünnetinden bir santim bile ayrılmak, Allah
ve Resûlü tarafından daha az sevilmeye sebep olabilir. Aşk ve sevginin ilk
şartı kayıtsız şartsız teslimiyettir. Resûlullah’ı seven O’na tüm olarak teslim
olmalı, itaat etmelidir. 102
Bu vesileyle Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sünnete ittiba ile ilgili bazı parçaları
arzetmekte fayda görüyorum:
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesinin
menbaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvalidir. Bu üç kısım
dahi, üç kısımdır: Feraiz, nevafil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve
vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab
vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i
istihbabî ile yine ehl-î iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab
ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevablar var ve
tağyir ve tebdili bid’a ve dalalettir ve büyük hatadır. Âdât-ı
seniyesi ve harekât-i müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten,
hayat-ı şahsiye ve nev’iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid
ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünki herbir hareket-i
âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutabaat
etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet madem
dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye (A.S.M.)
mehasin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem
bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir
şahsiyettir. Ve madem binler mu’cizatın delaletiyle ve teşkil
ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehadetiyle ve mübelliğ
ve tercüman olduğu Kur’an-ı Hakîm’in hakaikının tasdikiyle,
en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir.
Ve madem semere-i ittibaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i
kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette
o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel numunelerdir
ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur
ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki,
bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen,
tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür
ise, cinâyet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i
azîmedir. 103
“Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken,
Resûl-i Ekrem’in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba
vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i şer’î, zulmetli dalalet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda
insan, zerre-mîskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse;
şeytanlara mel’ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma’rez
ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır.” 104
“Sünnet-i Seniye, edepdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki, altında
bir nur, bir edep bulunmasın! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ferman etmiş:
Yani: “Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş,
edeplendirmiş.” Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve
Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki: Edebin enva’ını,
Cenâb-ı Hakk, habibinde cem’etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini
terkeden, edebi terkeder.
kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edepsizliğe düşer.” 105
“Allah’a ve Resûlüne itaat eden kimseler; nebiler, sıddıklar,
şehidler, sâlihler ve Allah’ın kendilerine in’am ve ihsanda
bulunduğu kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel
arkadaşlardır.” 106
“Her kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiştir.” 107
I“Sizden Allah’ı ve âhiret gününü dileyen ve çokça Allah’ı
hatırlayanlar için Resûlııllah’a tâbi’ olmakta güzel bir istikamet
vardır.” 108
Allah-u Teâla Hazretleri, Peygamberimizin (a.s.m.) ve onun Sünnet-i
şerifinin ehemmiyetini bu âyetler ile altından bir kordon gibi işlemiştir.
Sünnet-i seniye huzur ve saadetin menşei ise, Kur’an-ı Kerim de onun
öz kaynağıdır. Bu cihetle aralarında sathi bir alakadan ziyade ruhun cesede,
aslın ferine taalluku nisbetinde külli bir münasebet ve kuvvetli bir rabıta
vardır. Buna binaen ferdî ve içtimaî huzur ve saadet bu ikisine uymakla
tahakkuk eder. Necip hisler bu iki menbadan feyz alır, tekâmül eder. Şu
halde her ikisine de her zaman ve her yerde tabi olmak vacibtir. Her ikisi de
feyz-i Hüda’nın şualarıdır. Bunlardan tecelli eden feyz hangi kalbe konarsa
o kalp marifet ve muhabbetullahın cilvegâhı olur. İkisini birbirinden ayıranlar,
yani sünnetten müstağni kalarak, Kur’an bana kafi gelir diyenler, hem
Kur’an’ın nurundan, hem de Peygamberimizin feyzinden mahrum kalırlar.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 3180

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
bir bes sifir iki dort dokuz

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort