Azimet-Ruhsat Mes’elesi

Usul-ü fıkıh alimleri “her mezhebin rey ve içtihadının bu ümmete bir
rahmet ve bir suhulet olduğu şüphesizdir”, diye hükmetmişlerdir.
İmam Şaranî Hazretleri, mezhepleri aynı pınardan dağılan su arklarına
benzetir [1] ve bütün imamların kavillerinin, sözlerinin hepsinin aynı denizden
alındığını ifade eder ve mezhepler arası farklılıkların “ruhsat ve azimetten”
kaynaklandığını söyler. Yani bir mezhepte azimet kabul edilen bir
hüküm, diğerinde ruhsat kabul edilmiştir.

İmam-i Şarani, bu hususta şu değerlendirmeyi yapar:
Dine muhatap olan insanlar bedenen ve imanen ya güçlü veya zayıftırlar.
Din, güçlü olanlara azimet, zayıf olanlara ise ruhsatla hükmeder. Meselâ,
ezanın abdestli okunmasıyla ilgili rivayet azimeti, abdestsiz okunabileceği
şeklindeki rivayet ise ruhsatı bildirir.

İmam bu görüşüne delil olmak üzere; “Allah-ü Teâlâ, azimetlerini yapanı
sevdiği gibi, ruhsatlarını işliyeni de sever”[2] hadîs-i şerifini nakleder ve
kitabında bu mevzuda bir çok misaller verir, mezheplerin içtihadı hükümlerini
azîmet-ruhsat mizaniyle tartar ve muvâzenelerini yapar.

Bu misallerden bazıları:
1. Devlet ile mücadele eden bagîlerin isyanı terk edip teslim olmaları
halinde, önceden telef ettikleri can ve malların tazmini hususunda iki
görüş vardır. Bunlardan birincisi îmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ebu Hanife
ve İmâm-ı Şâfiî’nin görüşleridir ki; bilgilerden telef ettikleri can ve
mala ait şeylerin tazmin edilmemesidir. Tâ ki, bunlar devlete ısındırılsın
ve itaatleri temin edilsin. Hem de aradaki ihtilaf kaldırılsın,
asayiş te’min edilsin ve millet huzur ve güvene kavuşsun. İkincisi
ise İmâm-ı Ahmed’in görüşüdür; “telef edilen şeyler tazmin edilip,
bagilerin cezalandırılmasıdır.” Ta ki cesaretleri kırılsın ve bir daha
devlete isyan etmesinler. Devletin otoritesi sağlansın. Bu iki görüş
de sahihdir, birincisinde tahfif yani ruhsat vardır, ikincisinde teşdid
yani azimet vardır.

2. Üç imamın “Ramazan orucu için her gece niyet etmek lazımdır” kavli
ile İmâm-ı Mâlik’in “Bütün ay oruç için bir niyet etmesi kafi gelir”
kavlidir. Birincisi azimet, ikincisi ruhsattır.

3. Üç imamın, “kadınların kamet getirmesi sünnet değildir” kavli ile,
Şâfiî’nin “sünnettir” kavlidir. Birincisi ruhsat, ikincisi azimettir.

4. İmâm-ı Ebu Hanife’ye göre sabah namazının kılınmasında muhtar
olan, ortalığın aydınlandığı vakit yani, alaca karanlık vaktidir. Üç
imama göre ise imsakin hemen sonrasıdır. Birincisi azimet, ikincisi
ise ruhsattır.

Bediüzzaman Hazretleri ise hak mezheplerin hepsinin görüşlerinin isabetli
olduğunu şöyle bir temsil ile beyan eder:

Eğer desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki mezhebin
muhtelif ahkâmları hak olabilir?
Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl
beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre
su ilâçtır, tıbben vâcibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine, az zarar
verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zara’rsız menfaat
verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir;
afiyetle içsin, tıbben ona mubahtır. İşte hak burada
taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız
ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”

İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhîye mezheblere hikmet-i
îlâhîyenin şevkiyle ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak
değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur.[3]

Yine Bediüzzaman Hazretleri Lemaat adlı eserinde bu hakikati şu veciz
ifadelerle ortaya koyar.

Derd ile dermanlar taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder.
Hacat ve ağdiyenin tenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder.
İstidad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder. [4]

Bu bahsi İmam Şârânî’nin şu sözleriyle tamamlayalım:
“Bütün müçtehitlerin sözlerinin kaynağı olan şerîatin menbaına,
kalb gözü ile eriştim. Her bir fakih için, ondan ayrılan
bir cedvel, yani bir kanal gördüm... Ve herbir müçtehidin, zan
ve tahminle değil, keşf ve yakîn ile, içtihadında isabet ettiğini
bildim ve Şerîate göre bir mezhebin, diğer bir mezhebden evla
olmadığını anladım.” [5]
• • •
Sual: Bazı insanlar derler ki; Peygamber Efendimiz (a.s.m.) zamanında
mezhebler yoktu, Efendimiz (a.s.m.) bir kitapla, bir şeriatle geldiği halde
dört mezheb nereden zuhur etti? Biz bir mezhebe niçin bağlı kalalım da
kendi içtihadımızla amel etmeyelim?


Cevap: Bütün hak mezhebler Kur’andan alınmıştır. Fahr-i Âlem Efendimiz
(a.s.m.), kendisine inzal olunan Kur’an-ı Kerim ve ilham buyrulan
hadis-i şerifler ile İslâm dinini tekmil eylemiştir. İşte İlâhî hükümlerin büyük
bir kısmı (yüzde doksanı), bu iki ulvî kaynağın sarahatiyle tebeyyün
etmiştir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine
verilmez.”[6]

Bununla beraber, Kur’an ve hadislerin sarih manalarından başka mecaz,
kinaye, işarî gibi hakikatleri de vardır. Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’in
âyetlerindeki bazı kelimelerin farklı manalara kabiliyeti olup bu manalardan
hangisinin gerçekten ilâhi murad olduğu açıkça bilinmemektedir. İşte bu iki
noktadan içtihat kapısı açılmış ve mezheplerin zuhur etmesi kaçınılmaz
bir ihtiyaç olmuştur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Efendimiz (a.s.m.)
bizzat içtihat yapmış, içtihadın ana kaidelerini vaz’ ederek ashabının alimlerine
de içtihadı bizzat talim buyurmuştur. Demek oluyor ki, mezheplerin
menbaı Peygamberimizin (a.s.m.) bizzat kendisidir ve içtihat kapısını ilk
defa Peygamber Efendimiz (a.s.m.) açmıştır. Böylece açılan içtihat kapısı
akl-ı selimin de te’yid ve tasdikini kazanmıştır. Bu içtihat vazifesi, müçtehit
âlimlerce de yerine getirilmiştir.

Evet, müçtehidler, kendileri için içtihat etmişler ve hiçbir kimseye, “Gelin
bana uyun” dememişlerdir. Üstad Bediiizzaman Hazretleri de; “Her müstaid;
nefsi için içtihad edebilir, teşri’ edemez”[7]  buyurmuş ve bu hakikati
veciz bir surette ifâde etmişlerdir

.
İçtihada ehil olmayan müminler ise, bu müçtehitlerin içtihatlarına göre
amel etmiş ve müşkillerini halletmişlerdir. Böylece mezhepler teessüs etmiştir.
Bu mezheplerden dördü, bütün ümmet-i Muhammedin gönlünde yer
tutmuş ve vicdan-ı umûminin kabulüne mazhar olmuştur.

Alimler ve muhakkikler inceden inceye tetkikleri neticesinde bu dört
mezhebin, Kur’an-ı Kerimin esaslarından ve Hazret-i Peygamberin sünnetinden
çıktığına hükmetmişlerdir. Bu dört mezhep arasında fer’î meselelerde
ihtilaflar olsa da bunların dördü de ehl-i sünnettir. Ehl-i sünet ise
tuba ağacı gibidir. Kökü semavî Kur’an’a bağlı, dalları alem-i İslâm’ın her
tarafına yayılmıştır. Her bir mezhep bu ağacın bir dalı hükmündedir.
Büyük müçtehit ve fakihlerimiz, birbirlerinin fazilet ve kemalatını takdir
ederek, birbirlerine daima hürmet ve muhabbet göstermişlerdir. Birçok
meselelerde istişare etmişler, bir müşkilatı halletmekte edeb ve nezaket içerisinde görüşlerini ifade etmişlerdir. Lisanlarını münasebetsiz tabirlerden
muhafazaya azamî dikkat göstermişlerdir.

Dört büyük mezheb imamı birbirlerinin içtihatlarına daima saygı gösterdikleri
gibi onlara tâbi o!an müslümanlar da asırlardan beri bir arada
muhabbet, huzur ve rahat içinde yaşamışlar ve yaşamaktadırlar. Hacdaki
müslümanların hali buna en güzel bir misaldir; diğer mezheb mensubları
Hanbeli bir imamın arkasında hep beraber aynı saflarda namaz kılmaktadırlar.
Bütün mü’minler, bu dört imamın içtihatlarına tâbi olmuşlar böylece
mezhep imamları, mü’minlerin yanında itibar kazanmışlar ve bütün bir
ümmetin “emini” olmuşlardır. Artık, onlar insanlık aleminin medar-ı iftiharlarıdır.
Bu imamlar, ondört asırdan beri ümmet-i necibeye ibadet ve muamelatta
yol gösteren birer üstad ve rehber olmuşlar, onların müşkillerini
halletmişlerdir.

Dört mezhebe ait kitaplar tedkik ve tahkik edildiğinde bu kitapların bu
ümmete gayet kıymettar bir hazine ve servet olduğu görülür. Bunlar beşeriyeti
kıyamete kadar tekamül ve tealiye sevkedecek hakikat ve prensipleri
ihtiva ederler.

Sonraki asırlarda gelen büyük alimler, fakihler o zâtlara muhalif rey
beyan etmek yerine dört büyük imamdan birinin mezhebine tabi oldular.
Bunu kendileri için bir şeref kabul ederek onların içtihat ettikleri fer’i meseleleri
tedrisat ve te’lifat yoluyla diğer insanlara anlatmayı kendilerine vazife
telakki ettiler.
Mezhep imamları, müslümanların başlarına gelebilecek hemen her işin
hükmünü bildirmişlerdir. Asırlardır dört mezhebe uyan müslümanlardan
herhangi bir müşkilinin cevabını bulamıyan duyulmamıştır. Bugün de dünyanın
her yerinde yaşayan müslümanların her türlü suallerinin cevabı bu
dört hak mezhebin kitaplarında temel kaideler halinde mevcuttur.
Müçtehitler, Kur’an denizinin derinliklerinde gizlenmiş cevherleri istihraca
ehil olan zâtlardır. Dört büyük imamdan İmâm-i Azam hakkında Elmalılı
Hamdi Efendi’nin şu güzel tesbitini burada takdim etmek isterim.
“İmam-i Azam kıyamete kadar vuku’ bulacak hadisat-ı
beşeriyenin müfredatına dair Kur’an-ı Azimüşşan ve Ehadis-i
Nebeviye’nin havi olduğu ahkâm-ı umumiyeyi tasrih etmiş hâdiseler ile vücudu muhtemel bulunan hâdiseleri tedvin ederek,
her birinin kitap ve sünnette mündemiç olduğunu göstermiş
bir müçtehid-i âlışandır ki, muvaffakiyetlerine sadece
iktidar-ı fıtrileri değil nur-u nübüvvete kurb-u ahidleri de yardım
etmiştir.”[8]

Bu izahtan anlaşılacağı üzere bugün İmâm-ı Azam gibi bir müçtehid-i
ekberi yetiştirmek adeta muhal haline gelmiştir.

Dört mezhebi, müslümanların ittifak ve ittihadı noktasında düşünürsek,
onların sadece ve sadece hayır olduklarını görürüz. Eğer bu dört mezhebe
tabi olunmazsa (veyahud inkârla mukabele edilirse), o zaman herkes içtihat
yapmaya kalkışacak ve bu enaniyet asrında hiç kimse kendi içtihadını
bırakarak başkasının içtihadıyla amel etme faziletini göstermeyecektir. Bu
ise, dört mezhebin terkini ve binlerce mezhebin kabulünü gerektirir. Böylece
birlik ve beraberlik bozulur, amelde ve muamelatta anarşi baş gösterir.
Bundan dolayı, hikmet ve maslahat dört mezhebin bekasında ve devamındadır.
Çünkü, bu dört büyük müçtehide uymak, tâbî olmak, ittihad
ve ittifak vesilesidir. Hicrî II. asırdan sonra gelen bütün fukahanın bu dört
mezhebi taklid edip tabi olmaları amiyane ve şuursuz bir hareket değil,
beiki şuurlu, hikmete hakikata istinad eden alimane, arifane, münsifane
bir telakkidir.

Son olarak bu soruyu soran zevata deriz ki; 1400 seneden beri gelmiş
olan alimler, mürşidler, evliyalar dine ait pekçok şeyin sırrına ve hikmetine
vâkıf oldukları halde; mezheblerin teaddüdüne bir itiraz, bir muhalefet
göstermemeleri, acaba mezheplerin hakkaniyetine ayrı ve önemli bir delil
değil midir?
Elhasıl; İslâm dinindeki mezheblerin tesisindeki en büyük gaye ve
hikmet müslümanların ittihad ve intizamını temin etmektir. Bu mezhebler
sayesinde müslümanların ferdi ve içtimai, dünyevi ve uhrevi müşkilleri
hallolmuştur. İslâm dininin gerek itikat, gerekse ibadet ve muamelata ait
yüksek hakikatleri bu mezhebler sayesinde muhafaza edilmiştir.



[1] Şârân’i, s. 44

[2] age., s. 35

[3] Sözler

[4] Sözler

[5]Şârânî. s. 44

[6] Mektubat

[7]Mektubat

[8] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, “Ulûm-u İslâmiye” Beyanü’l-Hak mec. Sayı 9, s.
181

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 5454

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
uc uc yedi dort alti iki

seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | erotik shop | istanbul escort