Amelî Mezhepler

Mezhep, lügatta, gidilen yol manasına gelir. Ehl-i Sünnet dairesi içerisinde
binlerce müçtehit varsa da; bunlar içerisinde kendilerine tabi olunan
ve meşhur olan mezhep sahipleri şu on iki imamdır:


On İki İmam;
1. İmam-ı Azam Ebu Hanife
2. İmam-ı Mâlik
3. İmam-ı Şâfiî
4. İmam-ı Ahmed b. Hanbel
5. İmam-ı Evza’î
6. İmam-ı Sufyan b. Ûyeyne
7. İmam Sufyan es-Sevrî
8. İmam Davud
9. İmam Muhammed İbn-ül Cerir et-Taberi
10. İbn-i Hazm
11. İm’am-ı Ebu bekir b. Münzir
12. İmam-ı İshak İbn-i Rahveyh
Bunlar “Kime hikmet verilmişse, ona hayr-ı kesir verilmiş olur,” [1] âyet-i
celilesine ve “(Allah) Kime hayır murad ederse O’nu dinde fakih kılar,”[2]
hadis-i şerifine hakkıyla masadak olmuşlardır.
Bunların ilimdeki ve içtihattaki yüksek makamlarına onlardan sonra
gelen alimler yetişememişlerdir. Hak mezheplerin sayısı önceleri onikiye
kadar çıkmış ise de daha sonra diğer sekizinin taraftarları kalmadığından
mezhepler dörde inhisar etmiştir.
Muhammed Seyyid, “Medhal” adlı eserinde mezheplerin teessüsüne geniş
yer vermiştir. Bu bölümden bir kısmını günümüz Türkçesi ile aşağıda
takdim ediyoruz:

Mezhepler teessüs etmeden önce bir kimse bir mes’ele için her hangi bir
fıkıh alimine, bir başka mes’ele için de başka bir alime müracaat ederdi.
Tabiin devrinin sonuna doğru yavaş yavaş içtihat müessesesi teessüs
etmeye ve fıkıh hususi bir dal olarak tedris edilmeye başlandı.
Müçtehit devri başlayınca, içtihat ile ilgili meslekler tamamen teessüs
etti ve içtihat müstakil bir ilim olarak diğer ilimlerden ayrıldı. Iraklıların
imamı Ebu Hanife, Hicazlıların imamı İmâm-ı Mâlik, Mısır’ın imamı İmâm-ı
Şâfiî gibi büyük müçtehitler bütün cehd ve gayretlerini sarf ederek âyet ve
hadisleri, sahabelerin ve tabiînin eserlerini tamamen tedkik ettiler ve kendilerinden
önce cevapları verilmiş veya verilmemiş, fikhi mes’eleleri tertip
ederek hükümlerini tespit ettiler. Bu suretle fıkıh ve usul-ü fıkıh ayrı birer
ilim dalı olarak teşekkül etti.

İşte bu suretle teessüs eden fıkıh müesseselerinin her birine MEZHEP ve
bunların kurucularına da İMAM ismi verildi. [3]

Fıkıh ilmi, dolayısıyla mezhepler, dört imam ile başlamış değildir. Daha
önce de belirttiğimiz gibi, içtihat kapısının açılması ve dolayısıyla mezheplerin
teşekkülü tâ asr-ı saadete dayanır. Bu hususta Kevserî’nin beyanlarından
bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz:

Peygamber (a.s.m.) ashabına fıkıh öğretiyor ve dini kaynaklardan hüküm
çıkarma melekesi hususunda, onları hazırlıyordu. Hatta altı kadar sahabi,
Peygamber devrinde fetva veriyorlardı. O’nun (a.s.m) ahirete intikalinden
sonra da ashab, bu kişilerden fıkıh öğrenmeye devam ettiler. Onların sahabe ve tabiin arasında, fetvada meşhur arkadaşları vardı. Medine ahalisinden olan tabiinden bir çoğu, fıkıh ve hadis sahasında sahabeden nakledilen,
dağınık fetvaları toplamaya başladılar. Medine ehlinden fukaha-i
Seb’anın (yedi fıkıh alimi) fıkıh ilminde, yüce makamları vardır.
Hazret-i Faruk, Kûfe şehrini inşa etti ve İbn-i Mes’ûd’u ordaki insanlara
fıkıh ilmini öğretmek üzere oraya gönderdi.

Aclunî, Irak’ın diğer beldeleri bir yana, sadece Kûfe’de 1500 sahabinin
fıkıh tahsil ettiğini ifade eder....[4]

Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber
füruata ait bazı hükümlerde farklı içtihadlarda bulunmuşlardır. Müslümanlar
ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tâbî olmuşlardır.
Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar ve ilim,
irfan sahibi asfiyanın herbirisi, bu hak mezheplerden birine intisap etmişlerdir.
Meselâ; İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan,
Kudûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır. İmâm-ı Gazali,
Rafii, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmâm-ı Suyııtî Şâfiî mezhebine;
İbnü’l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu’l-Haseni Şazelî Mâliki mezhebine;
Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine
tabidirler. Aklî ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını
layıkıyla tenvir eden nice alimler, nice fakihler, nice büyük zâtlar içtihada
heves etmeyerek dört büyük müçtehide tabii olmayı tercih etmişler ve bunu
kendileri için şeref bilmişlerdir. Selamet ve saadetlerini bunlara tabi olmakta,
o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyetin en şanlı
devirlerinde yetişen büyük alimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri
talebeler ile bu dört müçtehidin hayra’1-halefi olmuşlardır.

Böyle muhtelif zamanlarda ve mekanlarda yaşamış, meşrep ve meslekleri
ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir ittifakla bu dört imamın mezheblerine
intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşatmışlardır.
Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbâbının
müçtehidîn-i ‘izâma tabi olmaları, mücerret ve avami bir taklid değildir.
Onların bu taklidleri tahkike istinad eder.Bu taklidin temelinde ihtisasa
hürmet şuuru yatar.

Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda meleke kesbetmiş
zâtlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir
ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından
gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.
Bu alimlerin, bu dört mezhep etrafında toplanmaları, o mezheplerin etrafında
çekilmiş çelikten bir sur ve Zülkarneyn’in seddi gibi yıkılmaz bir
seddir. Hiçbir şeytanın nüfuz edemeyeceği, delemiyeceği bir surdur.
Bu zâtlar, müçtehidîn-i izam efendilerimizin içtihat ettikleri hükümlerin
her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı muaraza da bulunmamışlardır.
Meselâ; âlem-i İslâm’ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar
olan İmâm-ı Gazali, Hüccetti’l- İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen
içtihat hususunda İmâm-ı Şâfiî Hazretlerine tâbi’ olmuş ve buyurmuşlardır
ki; “Ben içtihat sahasında tahkikatta bulundum, bu tahkikatlar beni Şâfiî
mezhebine götürdü.”.

Herşeyde muvaffakiyet, İlâhî yardıma bağlıdır. Allah’ın ihsanı bir kimseye
yâr ve yaver olmazsa o kimse kendi tedbir ve gayretiyle matlubuna
muvaffak olamaz. Elbette, sebeblere müracaat lâzımdır. Fakat esas olan
Cenâb-ı Hakk’ın tevfık ve ihsanıdır. Mezheplerin onikiden dörde inmesi de
bu sırra binaendir.



[1] Bakara Sûresi (2), 269

[2]  Müslim, İmaret, 175

[3] Muhammed Seyyid, s. 241

[4] Kevserî, Muhammed Zâhid. Makalât-ı Kevserî, Mısır, 1388, s. 164-165

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 10/7/2010
Okunma Sayısı : 4333

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
dokuz bes bes dort bes alti

seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | seks shop | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | vibratör | erotik shop | istanbul escort