Hapishane Hatıraları

1973 yılı mart ayının dokuzu, cumartesi idi. Ev derslerimizde sıra kardeşim Hacı Musa’nın evindeydi. Ders esnasında içeriye bir grup sivil polis girdiler. Hiç unutmam Uhuvvet Risalesini okuyorduk. O anda dersi Necati Kurşunoğlu okuyordu ve ben de açıklama yapıyordum. Bizi alıp jandarma karakoluna götürdüler ve iki gün (Pazartesi gününe kadar) orada gözaltında tutulduk. Sonra ifadelerimizi aldılar. Bütün Erzurum halkı gözaltında olduğumuz jandarma binasının etrafını sardı. Pazartesi günü bizi mahkemeye çıkardılar. Mahkeme gece yarısına kadar sürdü. 69 kişiden, içlerinde benim, Hacı Musa’nın ve Alaaddin Başar’ın da bulunduğu 12 kişiyi tevkif ettiler.

Hapishaneden bir hatıra. (Soldan sağa doğru) Ramazan Demir, Musa Kırkıncı, Mehmed Kırkıncı, Necati Kurşunoğlu, Alâaddin Başar, Rauf Soylu, Oturanlar: (Soldan sağa doğru) İdris Akkuş, Vahdet Yılmaz, Taner Koçak, Ahmet Arslan, Bahattin Yalman, Bekir Kaban
Hapishaneden bir hatıra. (Soldan sağa doğru) Ramazan Demir, Musa Kırkıncı, Mehmed Kırkıncı, Necati Kurşunoğlu, Alâaddin Başar, Rauf Soylu, Oturanlar: (Soldan sağa doğru) İdris Akkuş, Vahdet Yılmaz, Taner Koçak, Ahmet Arslan, Bahattin Yalman, Bekir Kaban

Bizi gece yarısı hapishaneye götürdüler. Hapishane müdürü, “Hocam hepinizi bir koğuşa koyamam. Sen yanına bir kişi al, sizleri ikişerli olarak dağıtmak zorundayım.” dedi. Ben de yanıma Vahdet Yılmaz’ı aldım. Bizi 9. koğuşa götürdüler. Koğuşa girdiğimizde herkes yatıyordu. Biz koğuşa girince birden hepsi kalktılar. İçlerinde on seneden fazla hapis yatanlar varmış. Bize, “Siz 69’lardan mısınız?” diye sordular. Meğer radyo bizim tutuklandığımızı haber vermiş, onlar da bizim gelmemizi bekliyorlarmış.

Hapishanenin adetiymiş oraya girenlere, hapse niçin düştüklerini sorarlarmış. “Ben suçsuzdum.” diyenlere de, “Yahu seni camiden mi getirdiler?” diye çıkışır, alay ederlermiş. Biz hapse girince, “Şimdi hakikaten camiden gelen tutukluları gördük!” dediler.

Mehmed Kırkıncı Hoca, hapishane koğuşunda mahkûmlarla birlikte
Mehmed Kırkıncı Hoca, hapishane koğuşunda mahkûmlarla birlikte

Erzurum Kapalı Cezaevi Türkiye’nin en bakımsız, sıhhî noktadan en kötü hapishanelerinden biriydi. Koğuşlarda yaklaşık 20-23 kişi kalıyordu. Koğuşta iki katlı uzunca sedirler vardı. Herkes yatağını toplayıp duvara doğru dayar, böylece yataklar yastık vazifesi görürdü. Yatakların önünde L şeklinde uzun koridorlar teşekkül ederdi. Yemek, içmek, ibadet gibi ihtiyaçlar bu boş sahada yapılır, koğuş akşamları kilitlenirdi. Kapının girişinde bir tane tuvalet vardı. Henüz havalar tam ısınmadığından koğuşun ortasındaki sobaya yer yer odun atılır, sobanın dumanı, sigara dumanları ve tuvaletin kokusu birbirine karışırdı. Temiz bir hava teneffüs etmek ve abdestlerimizi rahat almak için sabahı beklerdik.

Bu olumsuz şartlara rağmen bize o mekânı sevdiren güzel şeyler de mevcuttu. Mahkumlarla uzun sohbetler yapar, sorularını cevaplandırırdık. Aramızdaki muhabbet her geçen gün daha da artıyordu. Bir ay sonra, bizim koğuşumuzda da kardeşlerimizin kaldıkları koğuşlarda da namaz kılmayan pek az kişi kalmıştı. Bütün mahkumlar namaz kılmaya başladılar. Benim yerim üst kısımdaydı. Yanımda yaşlı bir zat vardı. Yirmi sene hüküm giymiş, birçok hapishane dolaşmıştı. Namazını kılar bana sık sık çay ikram ederdi. Çay sohbetlerimizde yer yer:

“Anlamadım hocam, bana bu cezayı niye verdiler?”

diye içini çekerek kendi kendine söylenir, çayları doldurmaya devam ederdi. Ben de kendisini teselli edici bazı şeyler söylerdim. Yine bir gün:

“Anlamadım, bana bu cezayı niye verdiler?” diye söylendiğinde merak ederek sordum.

“Zihni Amca, seni mahkum etme sebepleri ne idi?”

“Hiç hocam, dedi, bizim köyde bir kavga çıktı. Ben de muhtardım. Onları ayırmak isterken, kendimi kavganın içinde buldum. Kamayla birisini öldürdüm, on birini de yaraladım.”

Ben gülmekten kendimi zor tuttum, o gayet ciddiydi. Haksız yere cezalandırıldığına tam inanmıştı.

İki ay yattıktan sonra mahkemeye çıkarıldık. Diğer arkadaşlarımız da sanık sıfatıyla mahkemeye geldiler. Bilirsiniz ağır ceza mahkemeleri dinleyicilere açıktır. Fakat bizim davada 69 sanık bulunduğundan dinleyici kısmı da sanıklara tahsis edilmişti. Dışarından dinleyici alınmadı. Biz mevkuf olarak yargılanan on iki kişi en önde oturduk. Bizi dinleyici bölümünden ayıran bir korkuluk vardı. Mahkememize rahmetli Bekir Berk Ağabey katıldı. Erzurum barosundan da üç avukat mahkemeye katıldılar. Bunlar; Hakkı Yıldırım, Fahreddin Gülseven ve Lütfü Esengün idi. Duruşma sırasında tarihi bir sahne yaşandı. Şahit sıfatıyla dinlenmek üzere duruşmaya katılan komisere, Ağır Ceza Reisi Necati Bey gördüklerini anlatmasını söyledi. O da birisinin ders okuduğunu benim de açıklamalar yaptığımı söyledi. O sırada Avukat Hakkı Yıldırım Bey hiç beklenmedik bir soru sordu:

“Reis Bey, dedi, komiser arkadaşa bir sorsanız ki Mehmet Kırkıncı Hocayı tanıyor mu? Lütfen bize göstersin.”

Hepimiz bu soruyu kendi iç âlemimizde yersiz bulduk. Komiserin beni tanıyacağından emindik. Zaten tutuklu olan on iki kişi en önde oturuyorduk. Bu on iki kişiye şöyle bir baksa sakallı olduğum için hemen gösterebilir diye düşündük. Fakat adam bu soru karşısında paniğe kapıldı. Bizim arkamızdaki sıralara göz gezdirmeye başladı. En arka sırada oturmuş bulunan mühendis Orhan Bey, acaba komiser kimi gösterecek diye merak ederek yerinden biraz doğrulmuş ve bakışlarıyla komiseri takip etmeye başlamış. Panik içerisindeki komiser hemen Orhan Beyi göstererek:

“İşte bu!” deyince, mahkeme salonunda herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Hakim Necati Bey kızarak:

“Ne gülüyorsunuz? Burada tiyatro oynatmıyoruz.” dediyse de fazla tesirli olamadı. Komiser, alaylı tebessümler arasında çehresi kıpkırmızı olmuş bir vaziyette salondan ayrılıp gitti.

O celsede mevkuf kardeşlerimizden bir kısmını tahliye ettiler. Benimle kardeşim Hacı Musa, Necati Kurşunoğlu, Vahdet Yılmaz, Bekir Kaban ikinci celseye kalmıştık. Bu celsede de biz tahliye olduk. Daha sonra af kanunu çıktı ve dava böylece kapanmış oldu.

Hapiste bulunduğumuz dört aylık sürede sürekli Risale-i Nur okuduk. Cemaat hâlinde namazlarımızı kıldık. Hapishanede bir huzur havası oluştu. Hapishane tam manasıyla bir Medrese-yi Yusufiye haline geldi.

Bir gece Kader Risalesi’ni okuyorduk. Necati Kurşunoğlu okuyor, ben de izah ediyordum. Risalenin bir yerinde şu cümleler geçiyordu:

Meselâ: Hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir.”

Bu kısım okunurken, orada bulunan Horosan’ın köylerinden Abdulgafur adındaki bir adam ayağa kalktı:

Mehmed Kırkıncı Hoca, hapishanede mahkûmlarla birlikte
Mehmed Kırkıncı Hoca, hapishanede mahkûmlarla birlikte

“Hocam benim içimde bir Allah’ın bir de benim bildiğim bir sır var. Bu dersin hatırı için o sırrı açıklayacağım.” dedi.

“Biz nedir?” diye sorduk. Şunları anlattı:

“Ben Trabzon’da askerdim. Bir bölük komutanımız vardı. Beni çok seviyordu. Ben de onun sevgisinden istifade ederek:

“Komutanım, bana izin ver, köyüme gidip geleyim.” dedim.

“Peki git. Ama yakalanırsan firari sayarım. Yakalanmazsan hiç kimse duymaz.” dedi.

"Ben de gece yola çıktım. Niyetim köydeki bir düşmanımı öldürmekti. Nitekim düşmanımı öldürdüm. Tekrar bölüğüme döndüm. Hiç kimse o adamı benim öldürdüğümü bilemedi."

"Ben terhis oldum ve köyüme döndüm. Aradan uzun seneler geçmişti. Horasan’dan bir gece köyüme gittim. Ben köye vardıktan sonra köyün civarında bir araba soymuşlar. Kimin soyduğunu araştırırken, benim o gece köye girdiğimi öğrenmişler. Şahitler tutuldu ve bana on dört yıl hapis verildi. Fakat benim ne arabadan, ne de hırsızlıktan hiç haberim yok.”

Bu olay o kadar enteresan oldu ki, herkes şaşırdı.

Hapiste kaldığımız süre içerisinde birkaç kez mahkemeye çıkarıldık. Savcı bizim hakkımızda, “Devletin siyasî, iktisadî ve hukukî temel nizamlarını değiştirmek ve laikliğe aykırı hareket etmek.” suçlarından dava açtı.

Bir duruşmada, “Savcı Bey, elindeki kitaba bir bakar mısın? O kitap Uhuvvet Risalesidir. Mevzusu kardeşliktir. Uhuvvetin devleti veya laikliği yıkmakla ne alakası var. Hem siz şu laikliğin tarifini bir yapın da biz de ona göre hareket edelim. Bir daha laikliği yıkmaya çalışmayalım.” dedim. Fakat savcı laikliğin tarifini yapamadı.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 03/7/2010
Okunma Sayısı : 12460

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
uc alti bir alti bes sekiz