Çevre İl ve İlçelere Yapılan Hizmet Seyahatleri

Mehmet Şercil Polat
Mehmet Şercil Polat

1946’dan 1950’ye kadar Üstad’ın kitaplarını okumaya ve fert fert başkalarına okutmaya devam ettik. Murat Paşa Camii’nin yanında camiye ait boş bir medrese vardı. Mehmet Şercil Polat o mahallenin muhtarını tanıyordu. Bu medreseyi, muhtardan terzi dükkanı olarak cüz’i bir fiyatla kiraladık. Orada üç beş kişi ile ders yapmaya başladık. Her çarşamba muhakkak ders yapardık. Bazen gündüzleri ikindiden sonra da dersler oluyordu. Çarşamba günleri Şercil Polat, yatsı namazından sonra cami cemaatini medreseye davet ediyordu. Ben de onlara Risale-i Nur okuyordum. Artık her yatsı namazından sonra cami cemaati de medresemize gelip zevk ve şevk ile ders dinliyorlardı. O sırada mali durumumuz iyi değildi.

O zamanlar Mesnevî-i Nuriye henüz tercüme edilmemişti. Ben de Mesnevî-i Nuriye’nin Arapça’sından okuyup cemaate ders yapıyordum. Ancak gelenlerin bir kısmı aşk ve şevk ile dinliyor, bir kısmı ise uyukluyordu. Ben onların bu hallerinden çok rahatsız oluyordum.

Bir sonbaharda medreseye kömür almamız gerekiyordu, ama paramız yoktu. O zamanlar kömürün tonu 30 lira idi. Bir cuma gecesi o kaygı ile yattım. Rüyamda bir adam bana beş tane yüzük verdi. Birden uyandım. Uyanınca kendi kendime, “Keşke uyanmasaydım.” dedim.

O zamanlar bizim evimiz Gül Ahmet mahallesinde idi. Ben Cuma namazlarını mahallemizdeki Kemhan Camiinde kılıyordum. Cuma namazını kılmak için camiye gittim. Cuma’dan çıktıktan sonra bizim köylü Hacı Ömer Efendiyi gördüm. Torunlarından biri de benim yanımda Arapça ders okuyordu. Beni görünce derslerin devam edip etmediğini sordu. Devam ettiğini söyledim. Yanımdan ayrılırken elini birden pardösümün cebine soktu. Ben şaşırdım. O gittikten sonra elimi cebime attığımda bir zarf buldum. Zarfı açtım. İçinde beş tane 10 liralık vardı. Böylece rüyamın tabiri ortaya çıktı. Hemen Murat Paşa medresesine koştum. O yıl kömür paramızı böylece temin etmiş olduk.

İşte bu zor şartlar altında derslerimize devam ettiriyorduk. O zamanlar misafirlerimizi oturtacak kilimimiz bile yoktu. Hasır serip misafirlerimizi o hasırlarda ağırlıyorduk. Bir sobamız vardı, ama her tarafı kırık döküktü. Yandığı zaman dumandan duramıyorduk, yanmadığı zaman da soğuktan donuyorduk. Paramız olmadığı için de yenisini alamıyor, mecburen onu kullanıyorduk.

Aradan iki üç yıl kadar geçti. Ben, Şercil Polat Ağabey ve Zeki Çiğdem’den başka davaya sahip çıkan hiç kimse olmadı. Bu hâlden hepimiz rahatsız idik. Sonunda Üstad’a bir mektup yazdım:

Üstadım insanlar bizi dinlemiyorlar, Risale-i Nur’a bir türlü sahip çıkmıyorlar. Hiç çoğalmıyoruz.” dedim.

Üstat'tan mektubumuza şöyle bir cevap aldık:

“Bir şehirde bir tek Nur talebesi olsa ve parmakla gösterilse o şehir benimdir.”

Biz ise bir değil üç kişiydik. Bu mektup bizi aşka ve şevke getirdi.

O yıllarda her yeni mesele zuhur ettikçe Üstad’a mektup yazardık ve fikrini alırdık. Böyle birkaç mektup yazmış idik ki, Üstad’dan şöyle bir mektup geldi:

“Siz her mesele için bana mektup yazmayın. Bir mesele zuhur ettiğinde bir araya gelin, müşavere edin ve kararınızı hemen uygulayın.” diye yazıyordu.

Ben aynı zamanda Kurşunlu Medresesi’nde Arapça dersler de veriyordum. Okuttuğum talebelere Risale-i Nur’u anlatıyor, dersler yapıyordum.

Hacı Musa Göngör
Hacı Musa Göngör

O sıralarda Hacı Musa Güngör ile tanıştık. Mali durumu yerindeydi. O’na:

“Seninle birkaç yere seyahat edebilir miyiz?” dedim.

“Olur Hocam. İstediğin yere gideriz.” dedi. Buna çok sevindim. Onunla birlikte Bayburt’a, Kelkit’e, Gümüşhane’ye, Erzincan’a ve Tercan’a gittik. Yol paralarını o veriyordu. Aslında yol parası çok fazla değildi, ama bizde hiç para yoktu.

Alvarlı Efe Hazretlerinin müridleri her perşembe günü toplanıyorlar ve zikrediyorlardı. İçlerinde Naim Hoca ve Osman Demirci Hoca da vardı. Efe Hazretleri’nin Üstad’a olan muhabbetinden ve Nur hizmetini benimsemesinden dolayı hepsi Risale-i Nur talebelerini severlerdi. Onlara zikirden sonra biraz Risale-i Nur okurduk.

Perşembe akşamları onlar zikir yaparlar, biz bir köşede otururduk. Güzel ve manidar gazellerle zikirlerini bitirdikten sonra çay faslında “Gazel okuma sırası bana geldi.” der ve Risale-i Nur okumaya başlardım. Böyle devam ederek birbirimize alıştık. Samimiyetimiz her geçen gün daha da arttı. Yanlarına dışarıdan yabancı birisi gelse hemen bizi davet ederlerdi. Bazen de Murad Paşa Camiindeki medresemize gelirlerdi. Yine bir gün Naim Hoca, “Bu gün mühim bir misafirimiz var, mutlaka gelin.” dedi. Biz de akşam davete icabet ettik. Onlar zikirlerini, def çalarak ve gazel söylerek yaptılar. Sonra semaver geldi, çay faslı başladı. Naim Hoca

“Şimdi gazel sırası size geldi, sizleri dinleyelim.”

dedi. Ben de "Nur Aleminin Bir Anahtarı" kitabını Vahdettin Hızıroğlu’na verdim. “Bu gazeli bir oku da dinleyelim.” dedim. O okudu, ben de izah ettim. Dersten sonra gelen misafir elini uzatarak “Kitaba bakabilir miyim?” dedi. Kitabı aldı ve baktı. Sonra o zikredenlere dönüp,

“İki saat böyle yorulup terleyeceğinize, bu eseri okumanız daha faydalı olur.”

dedi. Sonra Naim Hoca o misafiri bize tanıttı. Misafir, Şeyh Şamil’in torunlarından Kurmay Binbaşı Mehdi Sungur idi.

Bir gün Alvarlı Efe’nin Suriye’deki halifelerinden Mehmet Efendi’nin oğlu Abdurrahman Efendi Erzurum’a geldi. Kendisi ulemadan bir zat idi. Osman Hoca da onu alıp medresemize getirdi. Orada sohbet ettik ve Lem’alar’dan Kayyum ismini okuduk, ben de izah ettim. Dersten sonra Abdurrahman Efendi ayağa kalkarak:

“Ben hocalık hayatımda birçok kitap okudum. Gerek Suriye’de gerek Anadolu’da bir çok alimle görüştüm. Ancak Kayyum ismini bu şekilde güzel izahına ilk defa şahit oldum.”

dedi. Sonra Osman Hoca ve oradakilere: “Bu kitapları muhakkak okuyun.” dedi.

Murat Paşa Medresesi bizim hem toplanma yerimiz, hem de adresimiz oldu. Üstad Hazretleri o zaman bize:

“Kendi evlerinizi medrese yapınız.”

buyurmuştu. Üstad'ın bu tavsiyesine uyarak ev derslerine başladık.

O zamanlar Kâmil Sirkeci isminde bir zat vardı. Kendisi hamam işletiyordu. Bir gün O da derslerimize katıldı. Dersten sonra, memnuniyetini ifade etti ve derslere devam edeceğini söyledi. Kâmil Efendi’nin şehirde ayrı bir itibarı vardı. Belediye’de çalışan Hilmi Aydos da Kamil Efendi sayesinde derslere başladı.

Bir mübarek kandil gecesi için dersi nerede yapalım, diye kardeşlerle müşavere ederken Kâmil Efendi:

“Hocam bugün hamamın soyunma odalarını kapatayım, içeriye kimseyi almayayım ve bu gece dersi orada yapalım.”

dedi. Biz de kabul ettik. Bölgedeki çeşitli camilere dağıldık, camiden çıkanları geceyi kutlamaya davet ettik. Terzi Lütfü Efendi:

“Ben de Kadana Camiine gideyim.” dedi ve yatsı namazına Kadana Camiine gitti. Cemaat içerisinde bir de binbaşı varmış. Lütfü Efendi namazdan çıkarken onu da davet etmiş. Binbaşı ile birlikte derse geldiler. Resmî elbisesi üzerindeydi. Bir kardeşimiz On Birinci Lem’ayı okudu, ben de izah ettim. Sünnete dair olan bu risale herkesi hayran bıraktı.

Binbaşı dersi çok büyük bir zevk ve dikkatle dinliyordu. Lütfü Efendi, binbaşıyı uğurlarken dersi nasıl bulduğunu sormuş. Binbaşı da:

“Sus! Sus!” demiş, “Şu anda içimde öyle bir zevk var ki, sabah tabura gittiğimde, taburdaki arkadaşlar bunu bilseler beni keser bu zevki içimden alırlar. . .”

Lütfü Efendi gelip bunu bize anlattığında çok sevindik ve şevkimiz kat kat arttı. Eşref Binbaşı böylece derslere başladı, Risale-i Nur’u okudu ve sonunda iyi bir Nur talebesi oldu.

Üstad Hazretleri ara sıra gönderdiği lahikalarla hem bize şevk veriyor hem de Risale-i Nur’u etrafa yaymamızı istiyordu. 1954 yılında gönderdiği bir lahikada

“Risale-i Nur'daki şefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünki masumlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Çünkü biz Cihan Harbinden beri askeri istibdad altındayız..." 1 

diyordu. Biz buna çok şaşırmıştık. Çünkü o zamanlar Rüştü Erdelhun, Genel Kurmay Başkanıydı. Menderes’e son derece saygı duyuyordu. Memlekette bir istibdat havası hissedilmiyordu. Asayiş berkemaldi. Böyle iken, Üstad'ın gönderdiği bu lahikaya hayret etmiş ve bir mana verememiştik. Ama yine de:

“Üstad’ın bir bildiği vardır.” diyorduk. 1960’ta ihtilâl oldu. Üstad'ın görüşünün ne kadar isabetli olduğunu anladık. Göz altına alınarak Sivas kampına sürüldüğümüzde, bu lahikayı kamptaki herkese okudum.

Daha sonraki günlerede Sivas kampında Üstad'ın 1954’te Adnan Menderes’e yazdığı mektubu okuduk. Üstad bu mektubunda Menderes’i şöyle ikaz ediyordu:

“Ey dindar ve dine hürmetkâr Demokratlar! Siz bu iki partinin gayet kuvvetli ve zevkli ve cazibedar nokta-i istinadlarına mukabil, daha ziyade maddî ve manevî cazibedar nokta-i istinad olan hakaik-i İslâmiyeyi nokta-i istinad yapmaya mecbursunuz. Yoksa sizin yapmadığınız eskiden beri cinayetleri, nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip; Halkçılar ırkçıları elde edip, tam sizi mağlub etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim ve İslâmiyet namına telâş ediyorum...” 2

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Bediüzzaman Hazretleri I. Cihan Harbinden bu yana askerî istibdat altında olduğumuzu gördüğü gibi, 1960 ihtilâlini de yüksek ferasetiyle hissetmiş ve Adnan Menderes’i bu güzel mektubuyla ikaz etmişti.

O zaman Celal Bayar Amerika’ya gidip geliyordu. Menderes’in bir ayağı Avrupa’daydı. Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu gibi çok zeki bakanlar da varken onlar bu tehlikeyi sezmemişler, fakat Üstad Çam Dağı’ndan bu ücra köşeden tehlikeyi sezmiş ve 1954’te oradan bu mektubu yazmıştı.

Sivas kampında bir çok Demokrat Partili vardı. Ocak başkanları, il başkanları hep oradaydılar. Onlar, Bediüzzaman’ın bu mektubunu dinleyince hayrete kapıldı, parmak ısırdılar.

Dipnotlar:

1 Şualar, 292.

2 Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 164   

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 01/7/2010
Okunma Sayısı : 11216

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
bes uc uc sekiz bir uc

ataköy escort
şişli escort
istanbul escort