K. Nefs-i İnsani

Nefis, insan yaratılışına konulan ve onun terakki ve mücadelesine vesile olan bir histir.

İnsan nefis ile mücadelesi sayesinde terakki eder ve meleklerden üstün olur. Eğer nefsine mağlup olursa hayvandan daha aşağıya düşer. Melekler sadece ibadetle meşgul olup ondan zevk alırlar. Hayvanlar ise sadece nefsin tatmini ile meşguldürler. İnsan ise bu ikisi arasında bir imtihana tâbi tutulmuştur.

Peygamber Efendimiz (asm.) de

“Sizin en büyük düşmanınız nefsinizdir.”

buyurmaktadır.

Ebu Bekr Tamistani diyor ki;

“Nefse uymaktan kurtulmak, dünya nimetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefis, Allah ile kul arasındaki perdelerin en büyüğüdür.”

Sehl bin Abdullah Tüsteri de; “İbadetlerin en kıymetlisi nefsine uymamaktır.” demiştir.

Peygamber Efendimiz (asm.) bir hadis-i şeriflerinde buyurdular:

“İnsanı felakete sürükleyen üç şeydir: hasislik, nefse uymak ve kendini beğenmektir.”

Diğer bir hadisleri:

 “Ümmetimin iki kötü huya yakalanmasında çok korkuyorum. Bunlar nefse uymak ve ölümü unutup dünyanın arkasından koşmaktır.”

Başka bir hadis-i şeriflerinde

 “Aklın alameti, nefse galip ve hakim olmak ve öldükten sonra lazım olanları hazırlamaktır. Ahmaklığın alameti nefse uyup, Allah'tan af ve merhamet beklemektir.”  buyurdu.

Nefsin sevdiği ve istediği şeyleri yapmaya “heva” denir. Nefis yaratılışında kötülükleri ve zararlı şeyleri sever ve ister. İnsan nefsinin terakki ve tezkiyesinde yedi mertebe vardır.

1. Nefs-i Emmare

Nefis, hakkı batıl, batılı hak gösteren hilekâr bir düşmandır. Daima iyiliği kendinden bilip, fahr ve ucbe girer; kusur ve noksanlarını kabul etmez. İnsanı günah ve isyana zorlamaktan asla yorulmaz ve usanmaz.

Nefs, kendini serbest ve müstakil ve bizzât mevcud bilir. Ondan bir nevi rububiyet dava eder. Mabuduna karşı adavetkârane bir isyanı taşır.” 1

Nefs-i emmare, şiddet ve ısrarla hep kötülükleri emreden bir duygu ve histir. İnsanı kötü ve zararlı şeylere zorladığı için, bu ismi almıştır.

Nefs-i emmare hep kötülükleri ve bayağı şeyleri ister. Sahibinin izzetine değil, zilletine taliptir, kimsenin emri altına girmeyip, daima emretmek ister. Nefs-i emmare bütün kötülüklerin menbaıdır.

Bundanda anlaşılıyor ki, insanın en büyük düşmanı nefsidir. İnsan, bu düşmanına karşı daima uyanık olmalıdır. Çünkü Su uyur, düşman uyumaz.” sözü nefis için kullanılmıştır.

Nitekim Hazret-i Yusuf (as.) gibi ulu-l azim bir peygamber bile, nefsinden şikayet ederek şöyle burmuştur:

“Doğrusu ben nefsimi temize çıkarmam. Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister ve kötülüğü emreder.”2

Peygamber Efendimiz, (asm.) Tebük seferinden Medine-i Münevvereye dönüşünde “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.” buyurarak, en güçlü ve büyük bir ordu ile yapılan cihadı küçük cihat olarak vasıflandırmış, nefs-i emmareye karşı olan mücahedeyi ise, büyük cihat olarak nitelendirmiştir. Zira savaşta ölen şehadetlik mertebesine çıkar ve ebedi saadete mazhar olur. Eğer insan, nefs-i emaresine mağlup olursa, ebedi şekavet ve mücazata düçar olur.

Bu hadis-i şerife istinaden İslâm âlimleri gazaya, yani düşmanla yapılan savaşa küçük cihad, nefisle mücahedeye ise büyük cihad nazariyle bakmışlardır. Demek ki, hakiki mücahid, düşman ordularını mağlup edip, ülkesine ülke katan değil, nefsine karşı cihad edip, onun kötü arzularına galip gelip muzaffer olandır.

İnsanın en mühim vazifesi, kendisini nefsin gayrimeşru arzularından ve kin, haset, gıybet, cimrilik, cahillik gibi kötü huylardan men ederek; fazilet, ubudiyet, iffet ve hayâ gibi meziyetlerle süslemektir. Eğer insan nefsinin ıslahına muvaffak olamazsa, nefis onu, sonu gelmeyen fenalıklara götürürmeden bırakmaz. Evet, aklı başında olan bir insanın hayatı boyunca nefisle mücadele edip, onu mağlup etmesi son derecede zarûrîdir.

Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur:

Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asğarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (asm.) ile tahalluk ve sünnet-i nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.”3

Evliya-i izam hazretleri, ömürleri boyunca nefisleriyle aslanlar gibi mücadele etmişlerdir. Evet, nefs-i emmarenin zarar ve tehlikesinden kurtulmanın yegane çaresi Allah'tan korkup, O’nun emirleri yapıp, yasaklarından sakınmaka ve kendisinde;

Yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp; bütün mehasin ve kemalâtını, Fâtır-ı Zülcelal tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmek”4

ve takva dairesinde yaşamaktır.

Zira, nefisle cihadın en kısa yolu takvadır. Hazret-i Ömer (ra.) Efendimiz Sa’d bin Ebi Vakkas’a yazmış olduğu bir mektubunda “Zaferin ekvası (kuvvetlisi) takvadır.” buyurmuştur.

Evet, takva silahıyla mücehhez olan bir insan, nefsine - biiznillah - galip gelir. İnsan, nefsini aklın ve dinin güzel düsturları olan; ilim, irfan ve fazilet ile terbiye ettiği takdirde, şerre değil hayra, çirkine değil güzele yönelir. Allah’ın rızasını kazanmak için her türlü meşakkate karşı dayanır. Yani nefs-i emmarenin şiddet ve zararından bir derece kurtulup, nefs-i levvame makamına terakki eder. O zaman hem ubudiyet hem de ahlâkta mertebe mertebe yükselir.

2. Nefs-i Levvame

İkinci makam nefs-i levvame makamıdır. Bu makama yükselen bir abid, Cenab-ı Hak ile arasında perde olan günahlardan tövbe eder, kendi kusur ve noksanlarını düşünür, şerlerden kaçınır, daha çok hayır işlemeye çalışır.

Nef-i levvame sahibi, hakkı hak, batılı batıl görür. Şeriata muhabbeti, hakikate rağbeti artar. Yaptığı hata ve günahlardan dolayı kendisini çok levm ettiğinden (ayıpladığından) dolayı ismine levvame (çok ayıplayan, kınayan) denilmiştir. Cenab-ı Hak, mealen

“Kusurlarından dolayı kendini kınayan nefse de yemin ederim.” 5 buyurmuştur.

Tövbe edip, kendisini kınayan bir insan, kalbinde bulunan kin, ucub, riya, gösteriş, şehvet ve şöhret gibi kötü sıfatları kökünden söküp atarak yerine fazilet, irfan, iffet, tevazu ve muhabbet gibi güzel sıfatları yerleştirmeye çabalar. Böylece insanın ahlâk-ı seyyiesi ahlâk-ı haseneye inkılab eder.

Bu makamda bulunan bir insan, kötülükleri ayıplar, ibadetten zevk alır. Böylece kendini ucub, gösteriş, fahir ve riyadan kurtarır. Bu tehlikelerden dolayı nefis, daha âli makamlara çıkmayı ister. Bu makamda bulunan kişi, nefsine muhabbet edebilir.

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri konuyla ilgili şöyle söylemektedir.

Nefsine muhabbet ise: Ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan men'etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevasına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevaya değil, hüdaya sevkedersin.”6

Nefsine muhabbet, yani mehasinine bina edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp tekmil etmeğe bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmektir.” 7

3. Nefs-i Mülhime

Doğrudan doğruya Allah’ın ilhamına kavuşan nefistir. Şeytan ona musallat olamaz. Zira o nefis, şeytanın vesvesesine kulak vermez. O insanın Rabbiyle bağlılığı öyle artmıştır ki, melek bile aracı değildir. Nefsin bu makamı, kâmil imana kavuşmanın başlangıcıdır. Bu makama eren bir insan, ruhlar alemine yükselmiş ve . Allah-ü Teâla’dan başkası ile bağlılığı kalmamıştır. Nefs-i mülhime sahibi, ilim, cömertlik, sabır, tahammül, hüsn-ü zan gibi yüksek sıfatlara sahip olmuştur.

4. Nefs-i Mutmainne

İslâmiyet’in emir ve yasaklarından zerre kadar ayrılmayan, Peygamber Efendimizin (asm.) ahlâkı ile ahlâklanan ve onlardan zevk ve lezzet alan nefistir. Allah-ü Teâla bu nefse:

“Ey Mutmaine olan nefis! “Sen O’ndan, O da senden razı olarak Rabbine dön.”8

diye hitab etmektedir. Böyle olan bir insanın her bir sözü ve bütün davranışları Kur’an’a ve sünnete uygundur. Cömertlik, yumuşak huyluluk (hilm), güler yüzlülük, sabır, tevekkül, rıza, doğruluk, teslimiyet, şükür, huzur ve tazim gibi güzel sıfatlar kendisinde mevcuttur. O Allah-ü Teâla’nın her işinden razıdır, Allah-ü Teâla da onun her işinden razıdır. Bunlar “kahrında hoş, lütfunda hoş” diyenlerdir.

5. Nefs-i Râdiye

Allah-ü Teâla'dan razı olan nefistir. Her hâlinde rızayı ilâhiyi gözetir. Bu nefis sahibi beşeri sıfatlardan temizlenmiş olarak kemale ermiştir. Tam bir teslimiyet ve rıza üzeredir. Allah’tan başka hiçbir şeye meyletmez. Her türlü haramdan ve şüphelilerden uzaktır. İbadetlerinde ihlâs, muhabbet ve huzur içindedir. Birçok kerametlere kavuşmuştur. Bu halleri sebebiyle âlemde meydana gelen her şeyi itirazsız, gönül hoşluğu ile kabul edip haz alır. Kendisine gelen musibetleri gidermek için uğraşmaz. O halde bile insanlara nasihattan geri durmaz. Sözünü duyan ondan istifade eder.

Nefsi bu makama eren kimse, Hakk’ın huzuru ile edeb deryasına dalar ve duası asla reddolunmaz. Fakat edep ve hayâsından dolayı bir şey istemez. Bu kimse, Allah katında aziz ve mükerremdir. Hem insanlardan ileri gelenler, hem de avam arasında muhteremdir. Bu saygı ve tazime rağmen, onun insanlara asla meyli olmaz. Zira o hep Allah-ü Teâla ile meşguldür.

6. Nefs-i Mardiyye

Allah tarafından razı olunmuş nefistir. Bu nefis, Allah-ü Teâla’nın ahlâkıyla ahlâklanmıştır. Beşeri arzuların hepsini terk etmiş ve en güzel ahlâk ile süslenmiştir. Hataları affetmek, ayıpları örtmek, kimse hakkında su-i zan etmemek, herkese lütuf ve şefkat göstermek gibi sıfatlarla muttasıftır. Bu bahtiyar zât, insanları zulmetten nura çıkarmak için çalışır, onlara bu manada meyil ve muhabbet eder. Bu meyil ve muhabbet Allah içindir, insanlara olan şefkatlerindendir. Nefs-i emmaredeki meyil ve muhabbet gibi değildir. Böyle olmak nefs-i mardiyye makamına erenlere mahsus olup, onlar halk ile Halık’ın muhabbetini birleştirebilirler. Yani hem hakkı severler, hem de O’nun namına halkı severler.

Bu makama gelen insan, görünüşte diğer insanlardan ayrılmaz, kendisi halk ile olsa bile, kalbi daima Allah iledir. Nefs-i mardiyye makamına gelen kâmil bir insan, seçilmişlerin seçilmişi, nur menbaı ve sırların hazinesidir. Bu makama gelen kişinin değeri çok yüksektir. Kalbinde Allah'tan başka bir şey yoktur. Allah’ın razı olduğu her şeyden razıdır, Allahın kendisine ihsan ettiği marifetten ve hikmetten insanların anlayacağı şekilde söyler ve onlara faydalı olmaya çalışır.

7. Nefs-i Kâmile

Bütün kemalata ve yüksekliklere kavuşan nefse “nefs-i kâmile” denilmiştir. Evliyalık makamının en büyük derecesidir

Diğer nefislerde bulunan güzel huy ve sıfatlar bu nefsin de sıfatlarıdır. Bu makamın sahibi olan kimse, bütün maksat ve arzularına kavuşmuştur. Bir tek muradı vardır, o da Allah-ü Teâla’nın rızasını kazanmaktır. Nefs-i kâmile makamına gelen kişinin her hareketi taat ve ibadet üzeredir. Sözleri tatlı olup, ilim ve hikmet doludur. Onun yüzünü gören kişi, huzura kavuşur. Onu görenin kalbine Allah’ın zikri ve fikri gelir. Allah’ın emir ve yasakları ona çok kolaydır.

Nefsi bu makama kavuşan kişi, tam bir veli ve olgun bir mürşittir. Her an ibadetle meşguldür, hep istiğfar eder. Bedeninin her uzvu ile ibadettedir. Dili, gözü, eli, ayağı, vs azaları haramlardan uzak olup, kalbi bir an bile Allah’tan gafil değildir. Halkın Allah’a bağlanması en büyük arzusudur. İnsanların Hak’tan yüz çevirmelerinden ve gaflet etmelerinden ise üzüntü duyar. Öz evladından daha fazla, Hakkı ve doğruyu isteyenlere rağbet ve muhabbet eder. Herkese marufu emreder ve nehy-i münkerde bulunur. Yani insanlara iyiliği emredip kötülüklerden sakındırır. Yumuşaklık ve alçak gönüllülük gösterir. Muhabbet ehlini sever. Kalbinde kimseye kötülük beslemez. Bütün işleri Allah içindir. Ayıplayanların ayıplamasından çekinmez ve korkmaz. Her işinde adalet üzeredir.

Dipnotlar:

1 Sözler, 476.
2 Yusuf Suresi, ayet 53.
3 Hutbe-i Şamiye, s. 75.
4 Sözler, s. 478.
5 Kıyamet Suresi ayet, 2.
6 Sözler, s. 644.
7 Sözler, s. 647.
8 Fecr Suresi ayet, 28.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 08/7/2010
Okunma Sayısı : 7865

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
yedi sekiz dokuz yedi iki yedi

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort