İslam Dininin Üstünlüğü

Din, Cenâb-ı Hakk’ın peygamberler vasıtasıyla kullarına tebliğ ettiği itikadi, amelî ve ahlâkî kanunlardır. Cenâb-ı Hak insanın yaratılışından beri birçok peygamber göndermiş ve insanları irşad etmiştir. İşte bu peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.v), en son hak din de İslâm dinidir. İslâm dini insanlığın fıtri dinidir. İslâm kelimesinin asıl manası müsalemet olduğundan, onun ruhunda sulh ve barış hakimdir. Bu bakımdan İslâm’da zorlama ve meşakkat yoktur, bilakis kolaylık vardır.

İslâm dininin talim ettiği ve gösterdiği yol sırat-ı müstakimdir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki, o din ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır.”1

Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:

“Allah katında din, İslâm’dır.”2

Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi, cihanda İslâmiyet’ten başka bir feyiz, mutluluk ve huzur kaynağı yoktur. Evet, hem ferdin hem de cemiyetin dünyevî ve uhrevî saadetlerine kefil olan böyle bir dinin ehemmiyeti, ifade edilemeyecek kadar, büyüktür. Allah’ın razı olduğu bu din, ‘İlâhi bir rehber ve Rabbanî bir mürşittir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“Bugün sizin için dininizi ikmal ettim, sizin üzerinize olan nimetlerimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’ten razı oldum.”3

Allah’ın beğendiği ve razı olduğu böyle bir din, elbette en mükemmel dindir. O’nun razı olduğu ve ikmal ettiği bu dinden kim razı olmaz. İslâm dini, ahlâk-ı haseneyi, bütün şubeleriyle, beşerin istifadesine sunmuştur. Demek ki İslâm dini insanlığı maddî ve manevî kemalata kavuşturan ve beşerin saadet ve selametini temin edecek bütün esasları havidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) İslâm dininin fıtri bir din olduğunu şöyle ifade buyurur:

“Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Bilahare ebeveyni onu Yahudi, Nasrani veya Mecusi yapar.”

Dinsiz bir millet huzur ve saadetle yaşayamaz. Dinsiz terakki mümkün olmadığı gibi, manevîyatsız maddîyatın da insanı huzura kavuşturması mümkün değildir. İnanma ihtiyacı insanın yaratılışında vardır. İnsanlar her zaman bir dine tabi olma hissini taşımış, doğru ya da yanlış birilerini kendine mürşit ve rehber edinmiştir. Ancak her fikir ve düşünce doğru olmadığı gibi, her itikad ve din de doğru değildir. İlahi dinlerin ulvîyet ve kudsiyeti ancak peygamberler ve onun yolundan giden mürşid ve müceddidler vasıtasıyla anlaşılır. Zira bunlar insanın dünya ve ahiret saadetine vesile olacak en büyük mürşitlerdir.

Hâtem-ül Enbiya’nın (s.a.v) tesis ettiği İslâmiyet en son din-i ilâhi olduğundan, diğer dinlerden daha ihatalı, daha mükemmel, daha zengindir. Geçmiş peygamberlerin şeriatları ancak İslâm diniyle ikmal olmuştur. İslâmiyet, bütün peygamberlerin dinlerini kapsadığından evrenseldir. Dinin hakikatlarını neşirde bütün peygamberler, Hz. Peygamber’in (s.a.v) yardımcıları ve vekilleridir. Zira sonra gelen peygamberin ve getirdiği dinin, evvelkilerden daha mükemmel olması tedric kanununun bir gereğidir. Her hak din zatında mukaddestir. Ancak, peygamberler faziletçe birbirinden üstün oldukları gibi, getirdikleri ahkâmlar da birbirinden farklı, daha kapsamlı ve daha ihatalıdır.

Mesela, Hazret-i İsa’ya (as.) gönderilen İncil’deki, iman, ahlâk, fazilet, irşat, hikmet ve irfan gibi birçok hakikatler, Tevrat’tan daha kapsamlıdır.

Zaman geçtikçe insanların ilimleri ve tecrübeleri gelişerek terakki ettiğinden, sonra gelen her dinin de önceki dinden daha kâmil ve daha kapsamlı olması hikmetin gereğidir.

“ Nev-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.”4

Demek ki, sonra gelen peygamberlerin dinleri, geçmiş peygamberlerin dinlerine kıyas olamayacak derecede üstündür. Çünkü geçmiş peygamberlerin zamandaki insanların anlayış ve bilgi seviyeleri daha düşük olduğundan dinleri de onların idraklerine uygun idi.

“Geçmiş peygamberler ümmetlerine Kur'an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasıdır. İbtidaî derslerde izah az olur.”5

Evet, İslâmiyet’i hakkıyla yaşayanlar feyizden saadete, saadetten kemalata yükselirler. Gerek ferdî ve gerekse içtimaî hayatta dinin ne derece lüzumlu olduğunu söylemeğe gerek yoktur. Maddî ve manevî terakkinin, dünyevî ve uhrevî saadetin ve her türlü hayır ve faziletin zembereği kanun-u İlâhi ve mürşid-i Rabbanî olan dindir.

Fikr-i beşer ilim ve teknikte terakki ettikçe İslâmiyet’in ehemmiyeti daha da iyi anlaşılacaktır. Ehl-i küfür ve ehl-i dalalet onun nurunu söndüremeyecek ve Allah nurunu tamamlayacaktır. İstikbalde bütün dünyanın din-i katisinin İslâmiyet olacağında ve bu dinin kıyamete kadar hükmedeceğinde asla şüphe yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi; 

“Ümitvar olunuz! Şu istikbal-i inkilabat içinde en yüksek gür sada İslâm’ın sadası olacaktır.” müjdesinin emareleri görülmeye başlanmıştır. “Demek istikbalde nev’-i beşerin dîn-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraatü’l-istihlâl vardır.”6

İslâm’ın barış dini olması, getirdiği esasların sağlamlığı ve hakikatlerinin güzelliği on dört asır boyunca, başka din mensuplarının bölük bölük İslâm’a girmelerine vesile olmuş ve kıyamete kadar da olmaya devam edecektir. Avrupa’da özellikle ilim ve fikir erbabı pek çok kişi İslâm dinini seçmektedirler. Hatta birçok papazın da Müslüman oldukları bir hakikattir. Buna mukabil gerçekten Müslüman olup da muhakeme-i akliye ile Yahudi ve Hıristiyan olan kişi pek yoktur. Bazı cahillerin menfaat mukabilinde başka dine geçmeleri bir önem taşımaz. Nitekim ciddi bir araştırma yapıldığında bu kimselerin İslâm’ı anlamadıkları hatta tam manasıyla Müslüman olmadıkları görülecektir.

Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz'ın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet'e dehalet edecekler.”7

Hz. Peygamber vasıtasıyla Hicaz’dan tulu eden ekmel-i din ve etemm-i şeriat olan İslâmiyet, on beş asırdan beri bütün alemi tenvir ediyor ve kıyamete kadar da edecektir.

Kâinatta cari olan adetullah kanunlarına uyan milletler maddî terakki ettikleri gibi, dinin ulvîyet ve kudsiyetini anlayıp hayatlarına tatbik eden fert ve cemiyetler de maddî ve manevî terakkinin zirvesine çıkmışlardır. Evet, hangi millet İslâmiyet’i kabul edip, hayatına tatbik etmişse, hem ilim ve irfanda hem de sanayi ve ticarette ilerlemiş ve diğer milletlere örnek olmuştur. Bunun en parlak misalleri, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleridir.

Şunu da üzülerek ifade edelim ki, İslâm dininin ulvîyet ve kudsiyetini anlamayıp kanunlarını hayatlarına tatbik edemeyen Müslüman milletlerin terakki edemedikleri ve yabancı devletlerin esiri oldukları bir vakıadır. Alem-i İslâm’ın hali buna şahittir... Maalesef, İslâm’ın “çalışınız” emrine uymayan Müslümanlar maddeten terakki edemedikleri gibi, başka milletlere de güzel bir örnek olamadılar. İslâm’ın bu emrine uymayan fert ve cemiyetler sefalete düşmüş, maddî ve manevî saadeti kaybetmişlerdir.

Halbuki İslâm dini daima çalışmayı ve terakki etmeyi emreder. Bu bakımdan o terakkiye mani olacak her türlü şaibeden müberra ve münezzehtir. İslâmiyet’in terakkiye mani olduğunu iddia etmek en büyük bir cehalettir.

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”

“Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”

“Sizin hayırlınız dünyası için âhiretini, âhireti için de dünyasını terk etmeyendir.”

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışınız”

“Ya Rabbi! Tembellikten sana sığınırım.”8

“Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir.”

gibi hadis-i şerifler ve

“Bilinsin ki, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”9

âyet-i kerimesi insanları atalet ve tembellikten men edip, çalışmayı emreder ve tembelliğin İslâm’da yeri olmadığını ortaya koyar

Bundan dolayıdır ki, bütün peygamberler çalışmayı emretmiş ve kendileri de kimseden minnet almamak için çeşitli meslekler ile uğraşmışlardır. Mesela, Hazret-i Adem (a.s) ziraat ile, Hazret-i İdris (a.s) terzilik ile Hazret-i Musa (a.s) çobanlık ile uğraşmışlardır. Sultan’ül Enbiya Efendimiz de risaletinden evvel bizzat ticaretle uğraşmış, başka memleketlere giderek ticaret yapmış, ticaretin ehemmiyetini anlatmış ve ümmetini de ticaret yapmaya teşvik etmişlerdir. Servet ve ticaretin İslâm’ın direği ve kıvamı olduğuna dair bir çok ayet ve hadis bu hakikatı hakimane ve beliğane beyan etmişlerdir.

Nebiyyi Azam Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“İnsanın rızkı on kısma ayrılmış ise, bunun dokuzu ticarettedir.”

“Sadık ve emin bir tacir, enbiyayı izam, sıddık-ı kiram ve şühedalar ile haşrolunacaktır.”

“İnsanlarda bir kısım günahlar vardır ki, onlar namaz kılmak ve oruç tutmakla affedilmez. O günahların affına vesile olacak ticaret ve maişet yolunda çekilen meşakkatlerdir.”

Ticareti ve çalışmayı teşvik için bundan daha büyük bir müjde olur mu?

İmam-ı Azam Hazretleri de ticarette çok ilerlemiş ve sayılı zenginler arasına girmiştir.

Evet, hususen bu asır maddeten terakkiyi ve zengin olmayı gerektirir. Zira “manen terakki maddeten terakkiye mütevakkıftır.” Onun da yolu ticaret ve sanayidir. Ticaret ve sanat bir milletin kanı ve canı hükmündedir. İktisaden güçlü olmayan devletler siyasî yönden de muvaffak olamazlar.

Ticaret ve sanatta ileri giden, fen ve teknik sahada terakki eden devletlerin asayişi mükemmel olduğu gibi, fertleri de huzur ve saadet içinde yaşarlar.

Bediüzzaman Hazretleri

“Ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı servettir.”10

buyurmuştur. Maddî ve manevî terakki eden milletler, insanlık âleminin hakimi, medeniyetin de üstadı olurlar. Atalet, yoksulluğun ve sefaletin menbaıdır. Her türlü selamet ve saadeti mahv eden ve insanı zillete düşüren sebeplerin en büyüğüdür. Dünya ve âhiret için zararlı olan her şeyin başı atalettir.

Şevk ve gayret, faziletin en büyük rüknüdür. Hamiyetperver bir kişi, huzur ve saadeti çalışmada ve gayrette görür. Ruhunda aşk ve şevk olan bir insan, hangi arzusuna teşebbüs ederse etsin, onda muvaffak olur; maddî ve manevî teâli eder.

İnsanın şeref ve haysiyeti, saadet ve selameti için çalışması mukaddes bir vazife iken, çalışmamak ve tenbellik etmek, kendi haysiyet ve şerefine leke getirir. Onu hem dünyada hem de âhirette zillete düşürür.

İslâmiyet’te maddî alanda çalışmak ve gayret etmek önemli olduğu gibi, manevî alanda cehd ve mücahede ederek Allah(cc)’ın dinini dünyanın dört bir tarafına neşretmek ondan daha da önemlidir. Nitekim,

 “(Ey Muhammed) Sen (insanları) rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”11

ayetini kendisine rehber edinen Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) mücahedesine tebliğle başlamış ve Kur’an’ın nuruyla akılları ve kalpleri ikna ve irşad ile teshir etmiştir. Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar İslâm’ın inkişafı, teali ve terakkisi mütemadiyen tebliğ ile olmuştur.

Hamiyet ve gayret-i diniye bir müminin en mühim faziletlerindedir. Bunu kendine gaye edinenler iki cihanda da aziz olurlar. İşte bunun içindir ki, Hz. Peygamberi kendine numune-i imtisal ve rehber eden başta sahabe-i kiram efendilerimiz ve bütün alicenap, hamiyetperver mücahitler, durmadan, yorulmadan ve önlerine çıkan manilere aldırmadan diyar diyar dolaşarak aşk ve şevk ile İslâmiyet’i anlatmışlar ve hayatlarını bu yolda vakfetmişlerdir. Bu sayede İslâm’ın nuru Afrika, İspanya, Hindistan, Çin ve Sent Nehri’ne kadar yayılmıştır. Bunun içindir ki, yüz yirmi dört bin sahabenin on bini hariç diğerleri Mekke ve Medine dışında vefat etmişlerdir. İkinci Halife Hz. Ömer zamanında Asya’nın yüksek yayla ve payansız ovalarında yaşayan bu yiğit insanları irşad için Ashab-ı Kiramdan Abdurrahman bin Rabia ve Ehsef bin Kays tâ oralara kadar giderek onlara ezelden beri ruhlarının özlediği ve vicdanlarının aradığı Mabud-u Hakikiyi anlatmışlar. Onlar düşmanın şerrini def etmek için gerektiğinde ellerine kılıç almışlarsa da asıl irşad vazifelerini hidayet kaynağı olan Kur’an ile yapmışlardır. İnşallah, bu fütuhat kıyamete kadar kesintisiz devam edecek, semavî dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli olan İslâm dini, ihtiva ettiği hükümlerle kıyamete kadar baki kalacaktır!

Dipnotlar:

1 Âl-i İmrân Suresi, 3/85.
2 Âl-i İmrân Suresi, 3/16.
3 Maide Suresi, 5/3.
4 İşaratü'l-İ’caz.
5 Şualar, On Birinci Şua.
6
Münazarat.
7 Hutbe-i Şamiye.
8 Buhari, Cihad, 25, 74; Müslim,
9 Necm Suresi, 53/39.
10 Mektubat, 477.
11 Nahl Suresi, 16/125.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 07/7/2010
Okunma Sayısı : 9849

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
alti sekiz sifir dort yedi bir

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort