Zernebad Suyu Başında

Yürüye yürüye, bugün, Van şehrini baştan aşağıya sulayan meşhur Zernebad suyunun başına vardık. Su yerden coşarak fışkırıyor, elmas parçalan gibi saf ve berrak dalgalar hâlinde etrafa yayılıyor, biraz ilerden aşağılara doğru tatlı nağmeler çıkararak selsebil gibi akıp gidiyordu.

Hayli yorulmuştuk. Çimenlerin üstüne oturduk. Suyun bu ahenkli ve tatlı akışı hayalimi, Bediüzzaman Hazretlerinin buralarda yaşadığı günlere götürdü. Üstad’ımızın bu ıssız dağlarda, bu hâlî yaylalarda geçen günleri, geceleri, gündüzleri, ibadet ve zikirleri, ilmî te-tebbuat ve tefekkürleri, namazları, niyazları, oturup kalkmaları, ziyaretine gelenler ve onlarla sohbetleri, bu inişlerden ve yokuşlardan şehre gidip gelmeleri birer birer hayalimden geçmeye başladı.

Mihmandarım Ali Çavuş tok sesiyle, suyun, kıyısında bir yeri gösterek:

Üstad’ımız, şurada oturur, suya hayran hayran bakardı. Onun coşkun kaynayışından ve nağmelerle akışından büyük bir zevk duyardı. Abdestlerini bu sudan alırdı. Çayını da bu sudan demlerdik.

Sonra, eliyle yukarı tarafa işaret ederek:

İşte Üstad’ımızı iki yıl misafir eden mağara. Buyurun oraya gidelim, dedi.

Hep beraber kalktık ve mağaraya doğru yürüdük. Yanına vardığımızda yıkık duvarlarla karşılaştık. Sanki, Üstad’ın hasretinden, hicran duyguları içerisinde erimiş, harabezâra dönmüştü. Bu keder ve hasret izlerini, mağranın kalıntılarında görür gibi oldum. Konak sahibimiz:

Üstad, yazları burada kalırdı, diye söze başladı. O zamanlar, şurada da büyük bir ağaç vardı. Geceleri, ekseriya o ağacın dalları arasındaki hususi menziline çıkar, sabaha kadar evrad ve ezkâr ile meşgul olurdu. Namazlarını çoğu kere şuradaki düzlükte kılardı. O’nun namaz kılışını, o tekbir alışlarını, o kıyamda, huzurda duruşlarını secdeye kapanışlarını bir görseydiniz!.. Tekbir aldığında sanki yerler sarsılır, dağlar ona eşlik ederdi. Sesinin aks-i sadâsı karşı kayalardan gelirdi. Davudi bir sesi vardı. Zikir ve tekbirler ağzında yanık ve ahenkli bir tonla dökülürdü. Seher vakitleri, O’nun zikir sesleriyle uyanırdık.

Hep beraber dağın zirvesine doğru çıkmaya başladık. Nihayet o şahikaya vardık. Çok yorulmuştuk. Ali Çavuş:

İşte, dedi. Bizim şimdi zorlukla çıktığımız bu zirveye Üstad’ımız bir delikanlı zindeliğiyle sık sık çıkardı. Burada saatlerce otururdu. Etrafı temaşa ve tefekkürden çok zevk alırdı. O zevk ile âdeta kendinden geçer, yemeyi içmeyi bir tarafa bırakır, her şeyi unuturdu. Bakışları son derece canlı ve keskindi. Nazarı içimize kadar nüfuz eder, hissiyatımızı derinden derine sarsardı.

Bu gibi maneviyat sultanlarının nazarlarına tahammül cidden pek zordur. Siz Üstad’ın huzurunda uzun müddet kalmaya nasıl tahammül ediyordunuz, diye sordum. Ali Çavuş:

Öyle olmasına öyle, dedi. Söylediğiniz bir hakikat, fakat, O’nun bakışlarında, heybet ve celadet yanında tarif edilmez bir cezbe, bir halâvet de vardı. Doğrusu, O’nun yanında durmak bize firdevsî bir zevk verirdi.

Dağlara, tepelere, bayırlara, ince ince akan sulara nazar gezdire gezdire, Üstad’ın kendisine mescid edindiği eski bir kiliseye girdik. Güneş, epey yükselmiş, vakit öğle olmuştu. Bitmez bir aşkla kaynayan ve sönmez bir şevk ile akıp giden gümüş renkli sulardan abdestlerimizi aldık, namazlarımızı kıldık, niyazlarımızı dergâh-ı Ulûhiyet’e takdim ettik.

Daha sonra, “On Üçüncü Rica”yı okuduk. Ders;

Bu ricada sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğim, her halde bir derece uzun olacak. Usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.”

 diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu:

Harb-i Umumî’de Rus’un esaretinden kurtulduktan sonra İstanbul’da iki-üç sene Darü’l-Hikmet’te hizmet-i dinice beni orada durdurdu. Sonra Kur’ân-ı Hakîm’in irşadiyle ve Gavs-ı Âzam’nın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla İstanbul’daki hayat-ı medeniyyeden usanç ve şaşaalı hayat-ı içtimaiyyeden bir nefret geldi. Daü’s-Sıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevketti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim. Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki; sair Van haneleri gibi onu da Rus istilasında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhur kal’ası ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir. Benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi-sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş,enis talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakiki şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden manevî şehid olarak vefat etmişlerdi...”

Rica’nın tamamını gözlerimiz yaşararak, hazinâne dinledik.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 15/7/2010
Okunma Sayısı : 3593

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
dort bes iki bir iki dort

mersin escort
ataköy escort
şişli escort
istanbul escort