Hayatım & Hatıralarım
Eserleri
Makaleler
Videolar
Fotoğraflar
Hikmet Pırıltıları; Nükteler

Tüm Fotoğraflar

Ruh Çağırma Nedir?

Yazar: Mehmed Kırkıncı, 10-7-2010

Batı’dan kaynaklanan “Ruh çağırma(!)” modası, memleketimizde, bilhassa yüksek sosyete arasında gelişme istidadı gösterdiğinden, bu konunun çeşitli cepheleriyle incelenmesinde fayda vardır.

Ruh çağırdıklarını iddia edenler, bâzı gafil ve safdil insanları muhtelif şekillerde aldatmaktadırlar. Bunlardan en yaygını şudur: Medyum, yâni, ruh çağıran kişi bir masa üzerine birkaç fincan ve birtakım harfler serer. Güya, çağıracağı, ruhun ismini söyler. Biraz sonra fincanda kımıldanmalar başlar, masadan ‘Tak, tak!..” sesleri yükselir.

Bu arada harfler sağa sola doğru hareket eder. Harflerin kımıldanmasından sözde ruhun suallere verdiği cevapların belirlenmesine çalışılır.

Ruh çağırma hâdisesinin, gerçekten ruhlarla bir ilişkisi var mıdır? Medyumların çağırıp konuştuklarını iddia ettikleri, hakikaten ölmüş insanların ruhları mıdır? Eğer bunlar, ölmüş insanların ruhları değilse, masaya vurarak ses çıkaranlar kimlerdir?

Bu suallere ancak, ilim ve mantığın, aklî ve naklî delillerin ışığında cevap aranabilir.

Önce şunu belirtelim ki, kâinatta hiçbir şey gayesiz, sahipsiz ve başıboş değildir. Hiçbir şey kendi hâline bırakılmamış, tesadüfe havale edilmemiştir. Kâinatta canlı-cansız her mahlûk bir nizâmın esiridir, bir murakabe ve te’sir altındadır. Hiçbir şey, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu ihatalı ve şümullü kanunların tazyikinden hariç değildir.

Mütemadiyen nizâm ve intizâm altında cereyan eden bu kanunları tefekkür eden her insan anlar ki, hayatı bu kanunlarla idare eden Zât, ihatalı ilmi ve küllî iradesiyle o hayatı, ölümden sonra da bir nizâm altında devam ettirecektir.

Hem Allah-u Azimüşşân’ın, insan ruhunu, mahlûkat içinde en müşerref ve en mükerrem bir mahiyette yaratıp, o ruhu yüksek meziyetlerle süslemesi, kâinatı ona teveccüh ettirmesi ve onu kendisine muhatap ve dost olarak seçmesi apaçık gösteriyor ki, o Zât-ı Zülcelâl, bu meziyetlere sahip ve bu liyâkatlara mazhar kıldığı insan ruhunun tasarrufunu başka ellere teslim etmez. Birtakım sefih cambazlara bırakmaz.

İnsanın kendi cesedi üzerindeki tasarrufu dahi elinde değildir. Meselâ, yediği bir lokmanın, boğazından geçtikten sonra, nasıl taksim edildiğini, her âzâya ne kadar dağıtıldığını dahi bilememektedir. Kendi iç âlemindeki bunca tasarruftan haberi olmayan insanın, ruhlar üzerinde tasarruf dâva etmesi ne kadar gülünç bir iddiadır, tarif edilemez.

Yerde ve gökte ne varsa, hepsi Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufu altındadır. Binâenaleyh, ruhlar da kendi irâdelerine terkedilmemişlerdir. Nitekim onlar kendi iradeleriyle, diledikleri gibi hareket edebilselerdi, belki de, bir kısmı dünyaya bile gelmek istemeyecek, gelse de gitmek istemeyecekti.

İsrâ suresinin 85. âyetinde, “Ruh Allah’ın emrindendir.” buyurulmaktadır. Âyet-i kerîmede apaçık olarak, insan ruhunun, Allah’ın emrinden geldiği bildirilmektedir. Emr-i İlâhî’den gelen bir ruha, hangi kuvvet te’sir edebilir ve onda tasarruf sahibi olabilir?

Yine pek çok âyetlerde, insan ruhunun, ölümden sonra da başıboş bırakılmadığı, ölümle birlikte muhasebesinin de başladığı beyan edilmektedir. Meselâ, kâfirler hakkında beyan olunan Enfâl sûresinin 50. âyetinde de; “Melekler kâfir olanların canlarını aldıkları zaman yüzlerine ve arkalarına vurup onlara, ‘cayır cayır yanmanın acısını tadın, çekin’ derlerdi..” buyurulmaktadır. Mü’min sûresi 46. âyetinde de, “Onlar (kabir içinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arzedileceklerdir.” buyurulmaktadır. Bu âyette de açık olarak, kâfirlerin kıyamet gününe kadar ateş ile azâb görecekleri bildirilmektedir. Nahl sûresi 32. âyetinde ise mü’minler hakkında şöyle buyurulmaktadır: “Bunlar (o kimselerdir ki) melekler ruhlarını en iyi hâlde alır. Ve onlara: ‘Selâm sizin üzerinize olsun. Yaptıklarınızın karşılığı olarak Cennet’e giriniz’ derler.”

Ölümden sonraki hâller ve kabir azabı hakkında Hazret-i Resûlullah’ın (s.a.v) pekçok hadîsleri mevcuttur. Misâl olarak, yalnız bir iki tanesini zikredelim: Bir hadîs-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

“Kabir (herkesin ameline göre) ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

Diğer bir hadis-i şeriflerinde ise,

“Ölü, kabre defnedildiği zaman ona, birine Münker, diğerine Nekir denilen kara yüzlü ve gök gözlü iki melek gelip: “Siz bu Zât (Hz. Peygamber) hakkında ne dersiniz?” diye sorar. Eğer o mü’min ise, “O, Allah’ın kulu ve Peygamberidir. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Şehâdet ederim ki, Muhammed muhakkak O’nun Peygamberidir!” der. Melekler de: “Biz de (dünyada) böyle ikrar ettiğini biliyorduk” derler. Sonra o ölünün kabri enine ve boyuna yetmiş arşın genişletilir, orası nûrlandırılır. Sonra ona, ‘uyu’ denilir. Bunun üzerine o der ki: “Aileme döneyim de (şu saadetimi) onlara haber vereyim.” Melekler de şöyle derler: “Sen uyu, ancak kendi ehlinden, kendisine en sevgili olan kimsenin uyandırabileceği bir güveyinin (yahut gelinin) uykusu gibi uyu.” O, ba’s vaktine (kıyamet gününe) kadar bu hâlde kalır. Eğer, ölü bir münafık ise, cevabında der ki: “İnsanlardan işitirdim. O’na Allah’ın Peygamberi derlerdi de, ben de öyle derdim. Hakikatte O bir Peygamber midir, değil midir, bilmiyorum.” Bunun üzerine melekler: “Biz de öyle söylediğini biliyorduk” derler. Artık toprağa: ‘Onu olanca şiddetinle sık’ denilir. Toprak da onu sıkar, kaburga kemikleri birbirine geçer ve artık o, kıyamet gününe kadar bu hâlden kurtulamaz.”

Yukarıda zikredilen âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerden açıkça anlaşılıyor ki, âlemde, her mahlûk gibi, ruh da, başıboş değildir. İnsanın ölümünden sonra ruhu, âlem-i berzah denilen kabir âleminde daimî bir murakabe ve muhasebeye tabi tutulmakta, bir kahır veya taltife muhatap olmaktadır.

Ayrıca, şunu da belirtelim ki, âlem maddeye münhasır olmadığı gibi, ruh da, yalnız insana münhasır değildir. Ruhanî âlemler hadsizdir; o âlemlerde yaşayan mahlûklar da nihayetsizdir. Nitekim meleklerin, cinlerin, şeytanların, kısacası ruhanî varlıkların sayısını ancak Allah-u Azimüşşân bilir.

Şimdi, bu ruhanî varlıkların, “ruh çağırma” iddiası ile irtibatlarının olup olmadığını etraflıca tahlil edelim:

Ruhanî varlıkların en büyük taifesi meleklerdir. Melekler “Nurdan” yaratılmıştır. Melekler, Allah’a mutlak itaat ederler, hiçbir surette âsî olmazlar. Bu ibâd-ı mükerremler; müzaheret, zikir, teşbih, ibâdet, marifet gibi vazifelerle meşgul olur, Cenâb-ı Hak hesabına, O’nun namıyla, kuvvet ve emriyle iş görürler. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder:

“Semanın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki: Sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahalisi muti’dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı îcab edecek bir sebeb yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.” 98

Elbette, bütün fiilleri mutlak hayır üzerine olan bu mukaddes mahlûklar; günahkâr insanların ayaklarına inmez, medyumlara tâbi olmazlar.

İnsan ruhlarının ve meleklerin İlahî tasarruf altında olduklarını bildiren pek çok âyet-i kerime mevcuttur. Bunlardan bir kısmını zikredelim:

Tahrim Sûresinin 6. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: “...0 melekler Cenâb-ı Hakk’a, kendilerine emrettikleri şeylerde asla âsî olmazlar. Neye de me’mûr edildilerse yaparlar.” Yine melekler hakkında Enbiyâ suresi, 26 ve 27. âyetlerinde de şöyle buyrulmaktadır: “Doğrusu onlar ikram olunmuş kullardır. O’nun sözünün önüne geçmezler. Hep O’nun emriyle hareket ederler.” Görülüyor ki, meleklerin, medyumlarca celbedilmesi mümkün değildir. Çünkü onlar, bu gibi süflî işlerden münezzeh ve müberrâdırlar.

Yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmelerden kat’iyyetle anlaşılıyor ki, medyumlara haber getirenler melekler olamazlar.

İnsan ruhlarına gelince, bunlar derece ve mertebe itibariyle dörde ayrılırlar:

1- Peygamberlerin ve Velîlerin Ruhları:

Mahlûkat içinde en seçkin ve mümtaz olan bu nûrânî zâtlar, beşeriyetin kumandanlarıdırlar. Cenâb-ı Hak indinde en makbul, en müntaz ve meleklerden üstün olan bu âli ruhların, süflî ve günahkâr insanların çağırmala-rıyla gelmeyeceklerini, her akıl, vicdan ve inanç sahibi tasdik eder.

2- Şehitlerin Ruhları:

Bakara Sûresinin, 154. âyetinde şöyle buyrulur:

“Sakın Allah yolunda öldürülmüş olanlara ‘ölüdürler’ demeyiniz. Hayır, onlar ölü değil, diridirler. Fakat siz duyamazsınız, sezemezsiniz.”

Şehitler, umum müfessirlerin beyanlarıyla, veli hükmündedirler ve “Şühedâ hayatı” denilen ayrı bir hayat mertebesinde bulunurlar. Hayatlarını Allah için feda eden bu mücahidler zümresinin ruhlarının da, bu düzenbazların âleti olamayacakları açıktır.

3- Günahkâr Mü’minlerin Ruhları:

Bu ruhlar, Allah’a ve âhirete inandıkları hâlde, sâlih amel işlemeyerek, sefahate düşüp, günahlara daldıklarından, kabirlerinde azaba mâruzdurlar. Bunların, medyumların ayağına gelmeleri hiç düşünülemez. Zira kendi hesaplarını vermekle başbaşadırlar.

4- Kâfirlerin Ruhları:

Kitab ve sünnet ile sabit olduğu üzere, Allah-u Azimüşşâna, Peygamber-i Zişân’a, Kur’ân-ı Kerîm’e, âhiret gününe inanmayan bu ruhlar da, kabirde daimî ve elîm, şiddetli bir azaba mâruzdurlar. Kahhâr-ı Zülcelâl’in kahrına muhatap olan bu ruhları, kim bırakır ki, gelsinler, masaları tıkırdatsınlar?!

Yukarıdaki izahlardan, meleklerin ve insan ruhlarının, medyumların ayaklarına gelmeyecekleri anlaşılmıştır. Öyleyse, medyumların irtibat kurmaları neticesinde, gelip masaya vuranlar kimlerdir?

Bu suale yeterli cevap verebilmek için insanların yaratılmaları ile ilgili hikmetler üzerinde biraz durmakta fayda vardır. İnsan Sûresinin 2. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeble onu işitici ve görücü yaptık...”

Âyetin mealinden açıkça anlaşıldığı üzere, insan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Dünya, onun önüne, bir müsabaka yeri olarak açılmıştır. Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan ayrılmaları bu müsabakayı gerektirmektedir. Bu müsabakada iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmaları, şeytanların yaratılmasını iktizâ eder. Tâ ki, şeytanlar beşere musallat olsun, iyilerle kötüler birbirilerinden ayrılsınlar.

Nitekim şeytanların hayırdan mahrum ve şer üzere yaratılmış mahlûklar oldukları ve insanlara musallat olup, onları iğfal edecekleri A’raf Sûresinin, 11 ve 12. âyetlerinde şöyle beyan buyurulmaktadır:

“Andolsun sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra da meleklere, secde ediniz dedik. Hepsi secde ettiler. Yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı. (Allah-u Teâlâ) dedi: ‘Ben sana secde emretmiş iken seni alıkoyan nedir?’ O da: ‘Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın’ dedi. (Allah-u Teâlâ): ‘Öyleyse, oradan hemen in. Sana orada kibirlenmek gerekmez. Hemen çık, çünkü sen alçaklardansın’ dedi. (O da): ‘Bana dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver’ dedi. (Hak Teâlâ da): ‘Sen mühlet verilmişlerdensin’ dedi. (İblis), ‘Öyle ise, dedi. Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için onlan gözetlemek üzere Senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse)ler bulmayacaksın.’ Allah (c.c) dedi ki: ‘Zem ve tahkire uğramış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa Cehennemi bütün sizlerden dolduracağım’.”

Âyet-i kerîmede, iki nokta mes’elemizle yakından ilgilidir. Birincisi; şeytanların beşere musallat olmasına, tâ kıyamete kadar müsaade edilip mühlet verilmesi; ikincisi ise, şeytanların insanlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulabilmeleridir. Bunun için şeytanlar, daima insanların süflî ve hayvani arzularını işletmekte, onları aldatmakta, doğru yoldan saptırmaktadırlar. İğfal yollarından biri de, medyumları maskara olarak kullanmaları ve onlara yanlış haberler vererek beşeri ifsad etmeleridir.

Şu hakikati da belirtelim ki, bu imtihan meydanında, Rabbini bilen, Kur’an’a ve Resûlullah’a uyan, sâlih amel işleyen müttakî mü’minler üzerine şeytanların hiçbir hâkimiyeti olamaz. Yâni, onlara musallat olamazlar. Şeytanlar ancak, itikadı zayıf, ameli noksan, sefâhete düşkün, emr-i haktan uzak, hâsılı Kur’an-ın nurundan tam istifade edememiş insanları kötülüğe sürükler ve oyuncak hâline getirebilirler. Bu tip insanları baştan çıkarmak için fırsat kollarlar.

Bu sebeble, Müslüman bir insan, Kur’an’a uymayan herhangi bir hareketve amelin şeytanların eseri olduğunu anlamakla, onların elinde oyuncak olmaktan kurtulabilir. Bir kısım kimseler de, hem şeytanların çeşitli iğfallerine kapılmakta, hem de işe ilim süsü vererek bu bâtıl mesleği cazip göstermeye çalışmaktadırlar.

Ancak, Hazret-i Allah (c.c) mû’cize ve ibret dolu şu âyetleri, bu kimselerin başlarına birer necm-i sâkıp gibi vurarak onları âleme rezil ve rüsvay etmektedir:

“Haber vereyim mi size, şeytanlar kimin üzerine inerler? Vebal yüklenici her bir sahtekâr üzerine inerler. Onlar, (Şeytanlara) kulak verirler ve ekseri yalan söylerler.” 99

Evet, çağırıldığı zaman gelenler ve medyumların masalarına vurarak ses çıkaranlar, şeytanlar ile cinnîlerin fâsık olan kısımlarıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylemektedir:

“Bu mes’ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i îmana çok zararları olabilir. Ve çok sû’i istimalâta menşe’ olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mihenk, bir mikyas olmadığından ervâh-ı habise ve şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanların kalbine ve hem de İslâmiyet’e zarar vermek ihtimali var. Çünkü; Maneviyat namına Hakâik-ı İslâmiye’ye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervâh-ı habise iken kendilerini, ervâh-ı tayyibe zannettirip belki, kendilerine bâzı büyük veliler namını verip İslâmiyet’in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.” 100

Mevzu ile ilgili olarak, Mevlânâ’nın şu mısralarını nakletmeyi yerinde bulduk:

“Cin insana galip gelir ve ona musallat olursa, insandaki insanlık sıfatı kaybolur.”

“Her ne söylese, onu cin söylemiş olur. İster bu baştan, ister öbür baştan, hakikatte söz cinnindir.”

“Böyle bir zamanda insanın kendi benliği gitmiş, tamamiyle cin hâkim olmuştur. Bu anda bir Türk, ilhamsız olarak Arabça söyler.”

Cinlerin insanlara musallat olmaları hususunda Ebû Hureyre (r.a) demiştir ki,

“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) bir gün buyurdular ki, “Cin (taifesinden) bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için bana ansızın hücum etti. (Lâkin) Allah-u Teâlâ (beni galip getirip) ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca hepiniz onu görüp seyredesiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat Süleyman Bin Dâvud’un (a.s): ‘Yâ Rab, bana mağfiret et ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü, bana bağışla’ demiş olduğu hatırıma geldi ve ifriti köpek gibi kovdum’.”

Darulfünun eski müderrislerinden meşhur Babanzâde Ahmed Naim Bey’in, bu hadîs-i şerifin ışığı altında cinler hakkında yaptığı fikri tetebbuat cidden takdire şayandır. Babanzâde, bu husustaki açıklamalarının ilk kısmında, mahlûkat nevilerinin sayılarını bilmenin ancak Allah’a mahsus olduğunu ifâde eder ve hayat sahibi mahlûkların, yalnız insan ve hayvanlar olmadığını belirtir. Bu iki taife dışında, melek ve cin gibi lâtif mahlûkların da bulunduğunu, Peygamberimizin ihbarı yanında, asfiyânm da şehâdetlerini delil göstererek beyan eder. Meleklerin tamamının ruhani olup, Allah’ın emrine itaatten zerrece ayrılmadıklarını, karargâhlarının semâvat olduğunu belirttikten sonra, cinler taifesi hakkında şu bilgilere yer verir: “Cinler, insanlar gibi yeryüzünde yaşarlar. Kâfir ve mü’minleri vardır. Değişik şekil ve kılıklara girebilirler. Melek ve cinlerin varlıkları Kur’an’ın beyanı ve Peygamberimizin ihbarıyla sabittir. Bunları inkâr etmek, Kur’an ve Peygamberimizin sözlerini tekzip olacağından küfürdür.”

İlmin her hakikati idrâk edemeyeceğini ifâde eden Ahmed Naim Bey,

“İlim, herşeyi bilirim dediği gün, teveccüh ettiği gayelerden sapmış, ilmîlikten çıkıp cehle düşmüş olur. Hâlbuki ilmin gayesi hakikatları inkâr değil, araştırmaktır. Henüz yetişemediği saha ve hakikatları inkâr etmenin hiçbir faydası olmamakla birlikte, zararları çoktur” der.

Ahmed Naim Bey, bir kısım fikir sahiplerinin, “İlmin tasdik ettiğini kabulederiz, etmediği hakkında da hüküm veremeyiz” şeklindeki fikirlerini de tenkid etmekte, bu hususta şöyle demektedir:

“Eğer bu felsefe, hakikati arama aşkından kaynaklanıyorsa, akıl ve naklin kahir te’yidiyle müberhen olan, Nübüvvet-i Muhammediyye’ye istinad eden bu haber-i sahih neden araştırılmıyor?Herhalde hakikati araştırmaya âşık olan bir kimse, bu sahaya biraz yüzünü çevirip aramaya çalışsa doğru yolu bulabilir.”

Ahmed Naim Bey, “Bugün, bâzı kitablarda, güya ruhların çekilen fotoğraflarına rastlanmaktadır. Bu fotoğrafların ruhlarla hiçbir ilgisi yoktur” demekte, bunların, cinlerin fotoğrafları olabileceğini kaydederek, alafranga cinciliğin, telekinezi ve ektoplasmın cin ve şeytan tâifeleriyle ilgili olduğunu söylemektedir. Babanzâde, medyumların elleri değmeden, sandalyelerin havada dolaşmalarının ve fincanların masa üzerinde kıpırdanmalarının cin ve şeytanlar tarafından yapıldığını belirtmektedir...

Ahmed Naim Bey, bu konuda, İngiltere’nin en büyük fizik ve astronomi âlimlerinden Kroks’u (Krookes) delil göstererek şöyle der: ‘Tecrübelerini, fizik âleti üzerinde icra eden Kroks, tetkiklerini İngiliz Yüksek Kraliyet Cemiyeti’ne haber verdiğinde, kendisi için aklanmıştır, gözü bağlanmıştır’ diyen münkirlere hitaben, ‘Haydi benim aldanmış olduğumu kabul edeyim. Ya şu fizik âlâtının da aklanmış, gözünün bağlanmış olduğunu nasıl teslim edeyim’ demiştir.”

Babanzâde, Batı’da cinlerin esrar ve hakikatlarını araştırmak ve bu taifeyle irtibat kurmak isteyen pek çok cemiyetin bulunduğunu ve bu konuda yüzlerce mecmuanın çıkarıldığını kaydeder. Hattâ artık bu konuyla ilgilenmeyi ar saymayan yüzlerce profesörün bulunduğunu belirtir. Bunlardan Birmingham Üniversitesi Rektörü Sir Olivier Lodge ile Charles Richet ve Lazarref gibi zâtların da bulunduğuna kail olduklarını söyler. Ahmed Naim Bey, bu konuda şu hakikati da vurgular: “Bu babda, bu zâtların cinlerle ilgili olarak vermiş oldukları malûmatlar, eksik ve yetersiz, muvazenesiz ve yarım yamalıktır. Bu sebeble, bunlardan alınan malûmat pek iptidaîdir. Ancak bu bâbda, itikad ve inancımız, vahy-i semavî ile malûmat sahası fevkalâde genişlemiş olan Muhbir-i Sâdık’ın (s.a.v) beyanatıdır. Hükümlerimiz, o sadık beyanın hududu ile hududludur. O’ndan nasıl telakki etmiş isek, öylece kabul eder, O’na kendiliğimizden birşey katmayız. Avrupalı ve Amerikalı ilim erbabından bahsedişimiz -onların bu bâbdaki fikir ve nazarları bize uysun uymasın- yalnız vahyi inkâr edenlere, malûmat sahalarının henüz pek dar olduğunu, hakikatları kendilerince meçhul olan herşeyi uluorta, düşünmeden, inkâra kalkışmanın, hakikat namına tehlikeli ve ilim namına küfür ve ilhad olduğunu anlatmak içindir.”

Dip Notlar:
98:Sözler
99:Şuara sûresi, 26/ 221-223
100:Emirdağ Lahikası, II.Cilt

Okunma Sayısı : 3288

« Önceki Yazı Sonraki Yazı »

Yorum Ekle

Yazı hakkında yorumlarınızı, katkılarınızı ve önerilerini bize bu alandan gönderebilirsiniz.

İsminiz
E-Posta
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
bir sifir sifir yedi alti uc

Feyyaz Bilişim ve Yayıncılık Hizmetleri
Site Hakkında | Telif Hakları | RSS
Zafer Yayınları